16 Şubat 2013 Cumartesi

Eczacılığa Niyet Gazeteciliğe Kısmet!

Söyleşi: Raşit AYDOĞAN



Liseden mezun olduktan sonra ne yapmalıyım, ne olmalıyım karmaşası içerisinde hayatına yön vermeye çalışan, eczacılık okumak için küçük bir hamle yapan ve bu girişiminden arkadaşının uyarısıyla eğitimini gazetecilik alanına kaydıran ve adım attığı gazetecilik mesleğinde kırkıncı yılını deviren bir duayenin öyküsü bu. Üzerine yüklenen sorumluluğun hakkını sonuna kadar veren, meslek yaşamında birçok başarılı haber ve fotoğrafa imza atan, bu başarıları ulusal ve uluslar arası kurumlarca ödüllendirilen bir kalem:  “Celal Demirbilek”

Biraz kendinizden bahseder misiniz, gazeteciliğe başlama öykünüz, çalıştığınız kurumlar ve Hürriyet serüveni?

Basın ile ilk tanışmam lise döneminde bir okul gazetesi ile başlamıştı. Muhabirlik ve foto muhabirliği… Lise bitiminde istediğim üniversite puanını tutturamadığım için o yıllarda çok cazip olan özel okul arayışına girmiş ve Eczacılık Yüksek Okulu’nda karar kılmıştım. Kayıtların son günüydü. Rahmetli babam bana okulun yıllık taksitini vermiş, kayıt yaptırmaya gidiyordum. Yolda karşılaştığım liseden bir arkadaşıma Eczacılık Yüksek Okuluna kaydımı yaptıracağımı söyleyince “sen okulda gazeteciliğe meraklı biriydin neden Gazetecilik Yüksek Okulu’nu tercih etmedin? Ben kaydımı o okula yaptırdım. Üstelik yıllık taksiti diğer okullardan daha hesaplı” deyince bir anda kararımı değiştirdim. Peki öyleyse gidip kaydımı yaptıralım dedim.

Bu tesadüf karşılaşma benim yaşantımı da değiştirmiş oldu. Akşam babama ben eczacı değil, gazeteci olacağım dedim. Ve şu anda 40 yıllık mesleğime okul ile ilk adımını atmış oldum. Gazetecilik öğrenimimin ikinci yılında rahmetli Nezih Demirkent ağabeyimin yardımı ile Hürriyet Gazetesi’nde stajyer olarak başladım. Genelde geceleri derse giriyor, gündüzleri boynumda Ashai Pentax ile başlayan ilk fotoğraf makinası tanışıklığım ile gazetecilik mesleğini öğreniyordum.

Günler geçtikçe fotoğraf makinem yaşantımın bir parçası olmuştu. Spor servisinin en genci bendim. Yanlarında mesleği öğrendiğim büyüklerim benden 15 - 40 yaş daha büyüktü. Büyük yazar, muhabir ve foto muhabirlerinin yanında yetişme şansına eriştim. Güzel fotoğraflar çekiyor, haberler yapıyordum ama (sonradan öğrendim) şımarmayayım diye sürekli azar işitiyordum. ‘Böyle fotoğraf mı çekilir, böyle yazı mı yazılır” gibi…

Yıllar sonra ustalarımdan görüp “bir gün benim de böyle bir makinem olacak mı” dediğim Nikon ile tanıştım. Fotoğraf çekerken artık keyif alıyordum. Benim ilk sözleşmemdeki görevim muhabirdi. Ancak ben kalem ve daktilo kadar etkili olan fotoğraf makinesinin muhabirliğin vazgeçilmez bir parçası olduğuna daha o yıllarda inanmıştım. Yıllar sonra fotoğrafsız bir haber ve röportajın düşünülemez olduğunu çok iyi anladım ve bu düşünceden hiçbir zaman kopmadım. Bir göreve gittiğimde hem haber hem de fotoğraf sorumluluğu bana veriliyordu. Yıllar ilerledikçe yurt dışı gündeme geldi. Bana ‘sen çok gençsin gelecek vaat ediyorsun. Şimdi film yıkamayı ve telefoto geçmeyi de öğreneceksin’ dendi. Foto muhabirliğinin bu iki olmazsa olmazını bir günde öğrendim. O güne kadar  4 kişinin gönderildiği yurt içi ve dışı seyahatlerine beni tek göndermeye başladılar. Haberi topluyor, röportajı yapıyor, fotoğrafı çekip, filmin banyosunu yaptıktan sonra telefoto cihazı ile (li fax) ile fotoğrafları geçiyordum. Hürriyet Gazetesi’nden iki yıllığına Günaydın Gazetesine geçmiş daha sonra Cumhuriyet Gazetesi’nde muhabir - foto muhabiri olarak görev yaptıktan sonra 1981 yılında yeniden yetiştiğim yuvam Hürriyet’e geri dönüş yaptım. Babıali yokuşundan çıkarken Hürriyet Gazetesi’nin Genel Müdürü Nezih Demirkent ağabeyim ile karşılaştım. Hürriyet’ten ayrıldığımda bana çok kızmış ve o günden sonra o karşılaşmaya değin mahcubiyetten yüzüne bakamaz olmuştum. Hatırımı sorduktan sonra “seni izliyorum, güzel haberlerini fotoğraflarını görüyorum mutlu musun” dedi. Sonra da ‘Hürriyet’te yeniden çalışmak istiyorsan git başla. Ben Doğan Koloğlu’na (spor müdürü idi) söyleyeceğim dedi ve ertesi gün Doğan ağabeyimin yanına gittim. Böylece yuvam Hürriyet’e geri dönmüş oldum.

            Türkiye’de basın fotoğrafçılığı kapsamında fotoğraf üretimi ne durumda? Daha özgün fotoğraflara eskisinden daha çok ihtiyaç var. Kurumlar neden foto muhabirini özgün bırakmıyor yaptığı ise saygı duymuyor?

Spor foto muhabirliğinde enstantane ön plana çıktığı için yaratıcılıktan çok ortaya çıkan görüntü öncelikli oluyor. Yaratıcılık az, herkes ortak bir yere bakıyor. Aynı açıdan görüyor. Toplu röportaj çekimlerinde kişisel saygıdan uzaklaşılıyor. Çekilecek objede özellik ortadan kalkıyor, bir basın toplantısı görüntüsünü alıyor. Bu da kişilerin birbirlerine olan saygısızlığını ön plana çıkarıyor.  


Hürriyet’te çalışmak nasıl bir duygu? Hürriyet foto muhabirine şunları katar dediğiniz olgular var mı varsa bunlar nelerdir?

Medyanın Amiral Gemisi denilen Hürriyet, gazetecilik yaşamımda ilk yazı ve fotoğraflarımın yayınlandığı gazetedir. Kınalıada’ daki yüzme yarışlarında yazı ve fotoğrafımın yayınlandığı ilk imzalı gazetemi hala saklarım. Gazeteciliği Hürriyet’te öğrendim. 34 yılımı geçirdiğim Hürriyet’te çalışmaktan son derece mutluyum. Hürriyet bana çok şeyler verdi. Dünyaya bir kez daha gelsem yine gazeteci olmak ister, yine Hürriyet’te çalışmayı arzu ederdim.  Dünyayı Hürriyet ile tanıdım. Geçen yıl telefon kayıtlarındaki isimleri saydığımda haber kaynaklı 8.317 kişiyi tanıdığımı öğrendim. Bu gerçekten büyük bir rakamdı. Bir göreve gittiğimde her zaman “ben Hürriyet’ten Celal Demirbilek’ dedim. Gerek haberlerim ve fotoğraflarım gerekse davranışlarım ile o büyük camiaya hep layık olmaya çalıştım. Hürriyet her zaman gerek filmli gerekse dijital fotoğraf makineleri dönemlerinde foto muhabirlerini teknoloji yarışında hep önde tuttu. Yeni üretilen bir makine, objektif  ve donanımları foto muhabirlerine kazandırmakta hiçbir özveriden kaçınmadı.

Bağlı bulunduğunuz gazete eser takibini nasıl yapıyor, telif hakları konusunda prensipleri neler, nelere özen gösterir?

Fotoğraf editörlüğünden aldığım bilgilere göre, verilen fotoğraflar Hürriyet’in fotoğrafı ise belirli bir bedelle satılıyor. Telif hakkı, ‘Hürriyet’ten alınmıştır’ şeklinde kullanılarak veriliyor. 1948 öncesinden bugüne kadar çekilen bütün fotoğraflar arşivleniyor. Eser takibi mükemmel bir şekilde arşivleme ve saklama niteliğinde sürdürülüyor.

Kitle iletişimde fotoğrafın gücü nedir sizce?

Fotoğraf haberin, kişinin aynasıdır. Fotoğrafsız bir haber güç değildir. Bir haber mi getirdiniz, önce size sorarlar ‘olayın fotoğrafı var mı?” Çünkü fotoğraf haberin belgesidir. Öyle haberler yayınlanır ki, fotoğrafsız ise kamuoyundan şöyle tepki gelir “Hani haberin fotoğrafı, yoksa palavra haber”. Gazeteci dilinde de asparagas haber. Fotoğraflı ya da görüntülü haber, konuşan haberdir. Toplumumuzda okumayı sevmeyen çok insan var. Gazetelerin, dergilerin fotoğraflarına bakar geçer. Fotoğraflara bakmakla yetinir. İşte kitle iletişiminde fotoğrafın gücü budur. İnsanlar görür ve hafızalarına yerleştirirler.

Unutamadığınız bir görev annız var mı? Sizi etkileyen belki gözünüzün yaşarmasına belki de kanınızın donmasına neden olan bir an?

Anı çok…  Todor Jivkov dönemi Bulgaristan’ında, kapıların açılıp soydaşlarımızın göçe zorlandığı günlerdi. Olimpiyat, Dünya ve Avrupa şampiyonu haltercimiz Halil Mutlu’yu antrenörü Kırcaali’den Türkiye’ye getiriyordu. Kapitan Andreevo sınır kapısından, Kapıkule’ye geçerken, belki bırakmazlar ihtimaline karşı antrenörü, o zaman çok küçük olan Halil Mutlu’yu paltosunun içine gizlemeye çalışıyordu. İşte o sırada sınırdaki bir Bulgar görevli, şaşkınlığına gizleyemeyerek, “Şuna bak. Bir adam altında dört ayak, yürüyor” derken, Halil Mutlu çoktan Türk topraklarına geçmenin mutluluğunu yaşıyordu.

 Bir başka anı; Slovakya’nın Bratislava kentinde Avrupa Güreş Şampiyonası vardı. Kafile bu ülkeye Viyana aktarmalı gidiyordu. Ancak kafile transitiz diye Schengen vizesi almamıştı. Oysa Viyana Havaalanı’ndan çıktıktan sonra karayolu ile Slovakya’ya gidilecekti ve vize gerekliydi. Avusturya pasaport polisi kafilenin girişini yapmayıp sporcuları bir odaya aldı ve bende o fotoğrafı çektim. Kafile vize için Türkiye ile girişimlerde bulunurken ben de Viyana Havaalanı’nın bir tuvaletinde çektiğim filmi yıkıyordum. Lavabonun etrafındaki film banyo tıkımları ile banyo ilaç kutusu ve aparatlar tuvalete girip çıkan yolcuların fazlaca ilgisini çekiyordu. Ancak içlerindeki bir yolcu benim bu film yıkama işlemimden fazlaca şüphelenmiş olacak ki, kısa bir süre sonra ellerinde silahlarla tuvaleti basan dört Avusturya polisi hiçbir yolculuyu tuvalete sokmadı. Ben filmi banyo etmeye devam ederken omzuma dokunup ne yaptığımı sordular. Ben de gazeteci olduğumu ve çektiğim filmi yıkadığımı söylediğimde “peki siz işleminizi yapın biz sizi bekliyoruz” dediler. Filmi banyodan çıkarıp kuruttuktan ve polislere gösterdim, sonra “okey” deyip gittiler.

Ulusal ve uluslararası bir çok organizasyonda görev yaptınız. Sizi en çok etkileyen ve çalışırken çok keyif aldım dediğiniz bir organizasyon var mı?

40 yıllık meslek yaşantımda olimpiyat, Akdeniz Oyunları ile sayısız dünya, avrupa, balkan şampiyonaları ile uluslararası turnuvalarda ve ayrıca bilhassa balkan ülkelerinde siyasi haberler yaptım, fotoğraflar çektim.Bir çok olaydan etkilendim. Örneğin Bulgaristan’ın Jivkov döneminden sonra ilk Türk valileri, bakanları ile röportajlarım, Romanya’ya gizlice giden Nazım Hikmet’in Kadir gecesi tercümanına “Beni camiye götür komünist yönetime de haber verme” haberi, yine aynı ülkede Tuna’nın suları altında kalan Türklerin meşhur adası Adakale’nin kültür mirasının Şimian denilen bir başka adaya taşınması haber ve fotoğrafı, Romanya’da Türk asıllı tercüman’ın diktatör Nikolai Cavucescu’nun anılarını anlatması, o günlerde tüm magazin dünyasının merak ettiği “Şarkıcı karısı Binnaz’ı” Bulgaristan’da bulmam, O yıllarda İstanbul’da görev yapan bir Rumen casusunun manifestosunda Atatürk ile ilgili istihbaratların belgesi, bir süre Romanya ile Türkiye arasında sorun yaratan Çelmare’nin kılıç krizi, Türk atleti Elvan Abeylegesse’nin, Başbakan R.Tayyip Erdoğan’ı Etiyopya’yı ziyaretinden önce Adis Ababa’daki yeni aldığı evine çaya davet etmesi ve bu davetin kabul edilme haberi, Bulgaristan’da tapulu mahallesi olan Çingeneler Kralı’nın sarayında yaptığım röportajlar  aklıma gelen çalışmalarımdır.

   Romanya’nın Çingeneler Kralı ve senatörü Ion Ciuabi ile röportaj yapmak için Sibiu şehrindeki evine (sarayına) gittim. Önce bana eşlerini “uno, doi, tire, patru” diye birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü eşini tanıştırdı. Röportajı yapıp, sıra fotoğraf çekmeye gelince, dışarı çıktı, ayakkabıları giymesini beklerken çıplak ayakla yolda yürüyüp beni partisinin ofisine götürdü. Ofiste tek bir sandalye yoktu. Bana ‘jost domnu’ deyip oturmamı istedi. Mecburen yere oturdum. Beni orada Çingene partisinin ileri gelenleri ile tanıştırdı. Ayağında ayakkabısı yoktu ama altında iki tane o yılın son model Mercedes’i vardı. Röportaj sonrası beni gazeteci olan büyük kızı Luminitza ile birlikte havaalanına götürdü. Arabada kralın gazeteci kızı benden renkli bir makara film istedi. Havaalanına geldiğimizde ben bileti nereden alacağımızı sorduğumda “Nece problema” (problem yok) dedi. Ve elimden tutup uçağın bir numaralı koltuğuna oturttu. O gittikten sonra uçağın hostesinin kim olduğumu sordu. Bükreş Baneasa Havaalanı’nda ise özel bir araç beni karşılayıp otelime götürdü.

Etkilendiğim bir başka olay Yunanistan’ın Papazlar özerk bölgesi Athos’da geçti. Selanik’in güneyinde üç yarımadadan biri olan eski adı ile Aynaros’a röportaj için gittim. Hristiyan tarikatların ve 2000 yıllık manastırların bulunduğu kadınların girişinin yasak olduğu yarımada da yaşam modern dünyanın nimetlerinden uzaktı. Elektriksiz yaşamı meşaleler aydınlatıyor, dişi hayvan barındırılmıyor, Bizans saatinin geçerli olduğu Athos’da tam bir ilkel yaşam sürüyordu. Bir pazar ayini sırasında bulunduğum Athos’daki büyük manastırda meşale ışıklarının altında tam bir fotoğraf zenginliği içersinde ‘kadınsız dünya” başlığı ile yayınlanan röportajım ses getirmişti.

Yıllarca Romanya’yı yöneten diktatör Nikolai Çavuşescu’nun öldürülmesinden sonra onun ve eşi Elena’nın eşyaları ve otomobilleri satışa çıkarılacaktı. Saraya ilk giren gazeteci olarak bu röportajı yaptığımda Çavusescu’nun maden işçilerini ziyareti sırasında giydiği çok sevdiği elbisesini giyip, eşi Elena’nın ayakkabıları ile kürkleri elimde çektirdiğim o fotoğraf anını unutamam.
   
Amatör sporlara ilginiz nasıl başladı?

Lise dönemlerinde judo ve güreş sporu ile ilgilenmiştim. Gazeteciliğe başladığım ilk yıllarda 1,5 sayfası spor olan gazetem Hürriyet amatör spor dallarına 1980 yılından sonra daha geniş yer vermeye başlamıştı. 1981 yılında yuvam Hürriyet’e ikinci kez döndüğüm de Spor Servisi Müdürüm Doğan Koloğlu bana “Celal. Sen Cumhuriyet’te Beşiktaş muhabirliği yapıyordun. Biliyorsun Beşiktaş’a Kazım Kanat ve Onur Belge bakıyor. Seni amatör branşlara yönlendirsem ne dersin” deyince kabul ettim. Ve o günden sonra futboldan elimi ayağımı çekip amatör branşlara yöneldim. İyi bir karar verdiğim geçen yıllarda çok iyi anladım. Atletizm’den yüzme sporuna değin tüm amatör branşlarda ihtisas yapıp çok iyi bir haber camiası edindim.


Türkiye;’de en çok ödül alan gazetecilerden birisiniz bu başarılar nasıl geldi?
           
1981 yılında futboldan amatör branşlara dönüşüm ile fotoğraf, haber ve röportaj dallarında ödüller kazanmaya başladım. Yüzde 99’u futbol içerikli olan sayfalarda yer bulan amatör branşlardaki fotoğraflarım ile haberlerimin getirdiği yılın gazetecilik ödüllerim ile her zaman gurur duyuyorum.  Benim gazetecilik ilkelerimde görevin büyüğü küçüğü olmadı. Sayfaya gireceği şüpheli bir fotoğraf ya da tek sütunluk haberlerimin manşetlere taşındığı sayısızdır. Oltanın ucuna takılan küçük balık, her zaman bir büyük balık getirir. Bu unutulmamalıdır. Özel ajanslardan ya da kurumların basın halkla ilişkiler departmanlarından haber ve fotoğraf akışı başlayınca biraz tembelleşen medya zaman zaman bülten gazeteciliğine geçiş yaptı. Bir de buna internet eklenince oradan takla atılıp yapılan haberler ve alınan fotoğraflar bilhassa spor medyasının önemli kaynaklarından biri oldu. Böyle olunca da istihbari gazetecilik maalesef geri plana düştü.  

1981 yılında başlayan ödüllerim bugün 29 yılda Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Yılın Gazetecilik, Yılın Oscarları, Foto Muhabirleri Derneği, TSYD, Çağdaş Gazeteciler Derneği, Bursa Gazeteciler Derneği, Yılın Spor Yazarı, 3 kez Abdi İpekçi Türk-Yunan Barış ve Dostluk Ödülleri, Renault Mais fotoğraf ödülleri, Yurt dışı yarışmaları, Amatör Spor Kulüpleri Konfederasyonu, Avrasya Maratonu, Belediye ve Spor Federasyonları ile çeşitli kuruluşlardan oluşan hizmet ödülleri ile 174 rakamına ulaştı.

Mesleki yaşama başladığınız andaki çalışma koşullarınız ile şimdiki koşulları kıyaslar mısınız? Ortaya ne gibi sonuçlar çıkıyor?

Film dünyasından, dijital dünyaya geçiş medyada çok şeyleri değiştirdi. Dijital öncesi çekilen fotoğrafların ayrı bir anlamı vardı. Filmi banyo edene değin değişik duygular ve heyecan içersinde olurduk. Diyaframı, enstantaneyi ezbere ayarlardık. Fotoğrafı çekmiştik ve geri dönüşü yoktu. Acaba ne çıkacaktı? Aramızda esprili bir laf vardı. “Çektim ama, kuş mu çıkar, civciv mi” Bazen filmin dişliden koptuğu olur, deklanşöre bastığımızda film sarma düzeneği  boşuna dönerdi. Bir bakardık, film bembeyaz çıkmış. Bunlar acı deneyimlerdi. Ancak şimdi teknolojinin sunduğu imkanlar bir hayli gelişti ve bizlerin de zaman kazanmasına yardımcı oldu.Ayrıca hata yapabilme oranımızı büyük ölçüde azalttı.

Yurt dışına kovalarla giderdik. Bir gün Yeşilköy Havaalan’ına inmiştik.Yolcu karşılamak için kapıda bekleyen bir vatandaş o halimizi görünce laf attı. “Türkiye’de kova yok mu da yurt dışından getirdiniz” diye. Ama bilmiyor ki, neden elimizde kova var. Bir Akdeniz Oyunları’nın açılış töreninde çektiğim 20 makara filmi sabaha kadar yıkamıştım. Tabi film dünyası ile dijital ortam arasında zamana göre yarışta büyük kolaylıklar var şimdi. Dünyanın neresinde olursanız olun olay mahallinde çekilen kareyi iki dakika sonra gazeteye ulaştırabiliyorsunuz. Film dünyasından gelenler bu mesleğin eziyetini çektiler. Şimdiki nesil işin kaymağını yiyor.


Yeni nesil gazetecilere tavsiyeleriniz nelerdir?

Gazetecilik diğer meslek guruplarına benzemiyor. Her Gazetecilik Yüksek Okulu’nu (şimdiki adı İletişim Fakültesi) bitiren gazeteci olamıyor. Meslek bilgilerinin yanı sıra bazı özel yetenekler de istiyor. Haber koklama, olayı görüş, deklanşöre basış anı. Öncelikle özel yeteneklerine ve ilgi alanlarına göre kendilerini geliştirsinler. Spor muhabiri ya da spor foto muhabiri mi olacaklar. Öncelikle sporu salt futbol olarak görmesinler. Amatör branşlara yönelip ihtisaslaşsınlar. O sporun çevresini edinsinler. Unutulmasın, bir adam bir haberdir. Genç jenerasyon muhabirlikten çok gazetenin içinde çalışmayı yeğliyor. Unutulmamalıdır ki,. Gazetecilik muhabirlikle başlar, Genel Yayın Yönetmenliğine kadar gider. Medyada artık düz muhabirlik ya da düz foto muhabirliği dönemi kapandı. Muhabir hem yazısını yazacak, hem de fotoğrafını çekecek. “Ben muhabirim, fotoğraf benim işim değil” düşüncesi artık iflas etmiştir. Maalesef aramızda “ben fotoğraf makinesi taşırsam bana haber vermezler” diyenler var. Unutulmasın ki boynunda fotoğraf makinesi olmayan bir muhabir önünde cereyan eden olayı gözleri ile mi çekecektir. Bir muhabirin telefon dataları ne kadar yüklüyse o kadar haber ve fotoğraf  demektir. Genç arkadaşlar, kolay iş olan bülten gazeteciliğine değil, araştırmacı gazeteciliğe ve yaratıcı foto muhabirliğine yönelmelidirler.

                                                                                            




Celal Demirbilek
(1953-)


1953'te İstanbul'da dünyaya geldi. Gazetecilik Yüksek Okulu'nu bitirdi. Cumhuriyet ve Hürriyet Gazeteleri'nin spor servislerinde görev aldı. 1973'te TSYD üyesi olan Demirbilek, Uluslararası Güreş Federasyonu Birliği Basın Konseyi, Dünya ve Avrupa Boks Birlikleri basın komisyonlarında görev alarak uluslararası üç komisyona birden seçilen ilk Türk gazeteci ünvanını kazandı.


15 Şubat 2013 Cuma

FOTOĞRAFTA YENİ YAYIN DÖNEMİ: İNSTAGRAM



Söyleşi: Raşit AYDOĞAN

İletişim araçlarının yaygın bir kullanım alanına ulaşması zamanla kitle paylaşım uygulamalarına kullanıcıların daha hızlı bir şekilde katılmalarını sağladı. 15 milyon kullanıcı sayısına ulaşan ve her geçen gün bu sayıyı hızlı bir şekilde artıran akıllı telefonlardaki instagram uygulaması, kullanıcıların çektikleri fotoğrafları anında paylaşabilme imkanı sunuyor. Program kullanıcıları arasında yer alan ve yaklaşık 240 bin takipçi sayısına ulaşan foto muhabiri Mustafa Seven, insanların ürettikleri çalışmaları sosyal ağlarda sergileme, paylaşma yöneliminin gelişimini dergimize anlattı. 

Fotoğrafçılar yıllarca çektikleri, üzerlerinde yoğunlaştıkları bir projeye başlar, bitirir ve sergi salonlarında beğeniye sunarlardı. Basın fotoğrafçıları bu hazzı fotoğraflarının yayınlanması ile yaşarlardı. Şimdilerde sosyal ağlar ya da uygulama programları bu misyonu üstlenmiş durumda. Fotoğraflar artık sergi salonlarının duvarlarına değil de sosyal ağlara asılıyor. Bu dönüşümü yorumlar mısınız?

İnsanlar artık teknolojiye rahat ulaşır oldular. Eskiden analog makinalara ulaşım satın alma gücü adına oldukça zordu. Bunun dışında fotoğraf üretme sürecinde yaşanan diğer unsurlar baskı maliyetleri, karanlık oda imkanları vs… her kesimin anında ulaşabileceği şeyler değildi. Fotoğrafı, bu işten para kazanan profesyoneller üretiyordu. Reklam fotoğrafçıları, ya da basın fotoğrafçıları gibi. Şimdi ise hem teknolojiye kolay ulaşım halkın satın alma gücünün artması ya da teknolojinin eskiye göre rekabetçi bir ortamda daha ekonomik ürünleri pazara sunması insanların fotoğrafa ilgisini artırdı. Dijital tekniklerin fotoğraf makinalarına uyarlanması üretim sürecinde karanlık oda ve baskı unsurlarını da ortadan kaldırdı bu da geniş kitlelerin gözlerini fotoğraf makinalarına çevirmesine neden oldu. Hem pahallı olması hem de belirli bir düzeyde teknik bilgi gerektirmesi fotoğrafın hobi olarak üretilmesinin önünde bir engeldi. Dijital teknolojinin fotoğraf üretim araçlarının hizmetine girmesinin ardından sadece fotoğrafçıların ‘tekelinde’ olan üretim daha geniş kitleler tarafından da oluşturulmaya başlandı. Hiç bir teknik bilgi gerektirmeyen bas çek tipi dijital kameralar veya yarı profesyonel DSLR kameralarla gayet temiz fotoğraflar çekilmeye başlandı. Üstelik analog üretim sürecinde -ki zahmetli ve uzun zaman gerektiren- durumda ortadan kalktı. 

Profesyoneller ürettikleri çalışmaların maddi karşılıklarını alarak da bir haz elde ediyorlardı. Bunları galerilerde sergiliyor ya da yayıncı kuruluşlara pazarlayabiliyorlardı. Şimdi ise bu büyük ölçüde sosyal ağlarda ya da uygulama programlarında vücut bulur oldu. Bu dönüşüm teknoloji çağının beraberinde getirdiği bir yenilik oldu. Önceden insanlar çektikleri fotoğrafları sergileyerek ya da yayınlayarak beğeniye sunarlardı günümüzde ise oldukça hızlı bir şekilde beğeniye sunuyorlar. Yeteri kadar ilgi görmediğine inanıyorlarsa siliyorlar yüksek bir beğeni oranına ulaşırlarsa fotoğraf kendi duvarlarında kalıyor. 

Fotoğraf çekmeyi bana yeniden sevdirdi diyorsunuz, yenilik size ne getirdi ne götürdü?

Kendi özgür üretimlerinizi oluşturuyorsunuz. Biraz daha rahat hissediyorsunuz kendinizi. Oldukça sert bir söylem olabilir ancak bir kuruma bağlı çalıştığınızda kendinizi kısır bir döngüde hissediyorsunuz. Çünkü sizden istenileni üretmek durumundasınız. Sizin düşünüşünüz fotoğraf üretim algınız kurumunuz tarafından ilgi görmeyebiliyor. O zaman ister istemez sınırlanmış hissediyorsunuz. Oysa şimdi çok daha özgür bir platformdasınız. Yaşamınız, değerleriniz, bilgi birikiminiz ortaya çıkardığınız eserlere farklı duygular katıyor. Benden neler götürdüklerine gelince, karanlık odada usta çırak sohbetleri, dostlar arası fikir alışverişleri… bunlar eskisi kadar yoğun değil. Şöyle ifade edebilirim kütüphaneye girip kitap kokusunu hissederek okumalar yapmak ya da bir monitöre gözlerinizi dikip elektronik kitap okumak arasındaki fark gibi…

Nasıl bir başlangıçla tanıştınız instagramla? Takipçi sayınızın hızlı bir şekilde artışı sizi daha da kamçıladı mı? 

Önceleri çok ciddiye almadığımı söyleyebilirim. Çoğu kullanıcı gibi ben de özensiz davranıyordum fotoğraf yüklerken. Zamanla baktım ki takipçi sayım hızlı bir şekilde tırmanmaya başladı ve ben de artık daha özenli davranmaya başladım.  Bu ister istemez sizi takip eden insanlara karşı kendinizi sorumlu hissetmeye başlamanıza neden oluyor. Genelde siyah beyaz belgesel tarzda hayatın işleyişini anlatan yaşamdan kareler paylaşıyorum ancak fotoğraflardaki ifadelerin güçlü olması öncelikli esaslardan. Doğal olarak ben de daha seçici davranmaya başladım. Dediğim gibi genelde siyah beyaz fotoğraflar üzerine ağırlıklı paylaşımlarım var. Bazen dikkatimi çekiyor, renkli doğa fotoğrafları da sunduğun oluyor ancak insan öyküleri, portreleri kadar beğeni görmediğini gözlemliyorum. Beni takip eden  İnsanlar, hayatın içinden olan belgesel tarzda diyebileceğim fotoğraflara daha fazla ilgi gösteriyor.

İnstagramda şimdilik 240 bin civarı takipçi sayısına ulaştım, günlük ortalama 500 civarı bir artış söz konusu. Ancak çoğu kullanıcı şark kurnazlığı diyebileceğimiz yöntemlerle takipçi sayılarını artırma telaşında. Doldur boşalt diye tabir edilen bir yöntem var. Her gün binlerce insanı takip listesine ekleyen kullanıcı eklediği insanın dikkatini çekerek takip ediliyor. Daha sonra bu sayı 50 – 60 bine ulaştığında kullanıcı teker teker hepsini siliyor. Karşı tarafta bu durumun farkına varanlar da silerek karşılık veriyor ancak bu oran %20-30 civarında kalıyor. Geri kalan binlerce kişi ise instagram kullanıcısını takip etmeye devam ediyor. Bunun yanı sıra takipçi satın alınabiliyor, bu işi yapan özel kurumlar mevcut. Sonuçta takipçi sayıları fazla olsa da ürettikleri fotoğnafyan yeterince iyi olmadığı için çok fazla ciddiye alınmıyor bu tarz kullanıcılar. Örneğin galeriler “senin şu fotoğrafını satın almak istiyoruz” demiyorlar ya da “gel seninle söyleşi yapalım bu başarının sırrı ne” demiyorlar…

İyi fotoğraf, fotoğrafı bilen, baktığında fotoğraf gören gözlerde hiç değişmedi ancak fotoğraf algısı kamuoyunda hızlı değişikliğine uğradı. Bunun nedeni nedir sizce? 

Öncelikle kötü fotoğraftan yola çıkalım. Bir fotoğraf kötü ise onu ne kadar makyajlarsan makyajla ne kadar yazılım kullanıp manipüle edersen et o yine kötüdür. Fotoğrafı bilen ya da sıradan izleyici bunu anında algılayabiliyor. Ama her kullanıcıdan bu tepkiyi anında beklemek yanlış olur. İnsanların beğenileri zaman içerisinde değişikliğe de uğrayabiliyor. Bugün beğendiğini yarın reddetme, beğenmeme düşüncesi  de oluşabiliyor. Değer yargıları, yaşanılan süreçte düşünsel anlamda da beğeni tepkisine olumlu ya da olumsuz olarak yansıyabiliyor. Sonuç olarak insanların beğenilerine müdahale etmek gibi bir durum söz konusu değil. 

 Uzun yıllar ulusal bir gazetenin fotoğraf editörlüğünü yaptınız. Basın fotoğrafçılığının geçmişten günümüze gelişimi ve sizin öngördüğünüz geleceğini nasıl değerlendirirsiniz?

Teknoloji bir çok enformasyona ya da fotoğrafa anında ulaşıp bu iki unsuru da hızlı bir şekilde tüketmemize neden oldu bu çok doğru. Ancak ne olursa olsun basılı ürünlerden vazgeçmek mümkün değil. Örneğin geçmişte var olan  plaklar, kaset, cd gibi ürünler, kayıt teknolojilerinin gelişmesiyle yok olmuştu. Ancak aradan geçen yıllar plaklardaki ses kalitesini, enstrümanların verdiği akustik etkiyi insanlara özletti ve şimdilerde müzik yapım şirketleri yeniden plak üretimine başladılar. Gazete, kitap, dergi de aynı şekilde bir değişim yaşadı fakat bu tamamen ortadan kalkacakları anlamına asla gelmez ki bu özlemi anında geri getirir. Sözün kısası yaşam var oldukça yazılı ve görsel eserlerde basılmak durumundadır. Tirajları arzu edilen düzeylerde olmayabilir ama tamamen ortadan kalkması bence mümkün  değil. 

 Fotoğrafı fotoğraf olmaktan çıkaran ve onu grafikleştiren filtre uygulamalarına sizin bakışınız nedir, manipülasyon fotoğrafın duygusunu yok etmiyor mu?

İyi fotoğraf her yerde iyidir ve makyaj istemez. Fotoğraf tek basına kendi derdini anlatabilmeli diye düşünüyorum. Bu, fotoğrafların çeşitli yazılımlarla işlenmesine tamamen karşı olduğum anlamına da gelmez. İyi bir editörün elinde işlenen kotu diyebileceğimiz dijital bir fotoğraf kısmen değer kazanabilir güzelmiş algısı yaratabilir ama bu bir kandırmacadan başka bir şey değildir. İlginç bir biçimde iyi fotoğraf çektiğini düşündüğüm bazı amatör kullanıcılar bile bu tür edit yöntemlerinin albenisine kapılabiliyorlar.
Zaten iyi olan bir fotoğrafı bu tür edit programlarıyla berbat hale getiriyorlar. Benim bile bir kaç başarısız denemem oldu bu konuda. Rengin albenisine kapılmamak için iyi ve eğitimli bir göze sahip olmak gerektiğini düşünüyorum.  Ben foto muhabiri kökenli olduğum için gelenekçi denebilecek bir yaklaşımım var. Manipülasyon unsurlarını kullanmıyorum, ama dediğim gibi bu tür yöntemlere karşı olduğumu da söyleyemem. Kullananlar arasında çok güzel işler çıkaran beğenerek takip ettiğim insanlar da var ama benim tercihim değil.



Mustafa Seven, şu sıralar kentsel dönüşümün beraberinde getirdiği sorunlara odaklanmış durumda. İstanbul’da boşaltılmış, yıkılmış mahalleleri fotoğraflıyor orada yaşayan ya da mahallelerinden kopartılan insanların yaşamlarını gözler önüne sermeye çalışıyor.













26 Ekim 2012 Cuma

Ozan Sağdıç Hayat'a hayat katan foto muhabiri



HAYAT’A HAYAT KATAN FOTO MUHABİRİ
OZAN SAĞDIÇ


Söyleşi: Raşit AYDOĞAN

Günlük yaşantının oldukça renkli, fotoğrafın ise siyah beyaz olduğu günler…

İnsan hayatında henüz televizyonlar fazlaca bir yer kaplamıyor, bu açığı ise haftalık ya da aylık yayın yapan dergiler, mecmualar gideriyordu. İnsanlar merak ettikleri yerleri ya da hikayeleri bu dergilerde yer alan fotoğraflarla görüyor, röportajları okuyor ve meraklarını bu şekilde gideriyorlardı…

Şimdilerde fotoğrafın Ozan’ı olarak anılan, o zamanlar foto muhabiri olarak çektiği fotoğraflarla Hayat’a hayat katmış usta fotoğrafçı Ozan Sağdıç, mesleki deneyimlerini, anılarını foto muhabiri dergisi ile paylaştı.

 Ben fotoğrafa başladığım zaman, Haliç kıyıları imarsız ve bakımsızdı. Yağ İskelesi, Yemiş İskelesi, Unkapanı’ndaki kum motorlarının derme çatma iskeleleri, kalafat yeri(1), mavna(2) ve taka leşleri(3) ile kıyılar kirliydi belki, Perşembe Pazarı gürültülü ve çamurlu bir sanayi semtiydi. Buralarda ekmek parası peşinde ter döken insanların pek çoğu yamalı elbiseler içindeydi ama insancıklardı, saf ve yalın…

 Ben fotoğrafa başladığım zaman, boğazdaki uskumru ve palamut akınları, Haliç’i bile dolduruyordu. Kuzu gibi toriğin tanesi 50 kuruşa satılıyordu. Sahiller boyunca çiroz(4)  tezgahları göze çarpardı. Eminönü balıkhanesine 300-400 kiloluk orkinoslar gelirdi. İlla ki Kumkapı balıkçı barınağı alabildiğine pitoreskti(5). Beyazıt’ta Çınaraltı Kahvesi’nde nargileler fokurduyor, Eyüp Sultan‘da uçamayan leyleklere bakılıyordu. Eminönü’nde Yaşar adında bir fok balığı vardı, bir de pelikan.

             Ben fotoğrafa başladığım zaman, fotoğraf beni afsunlamıştı, adeta esiri olmuştum. Hayatımı geçici bir süre için bu meslek aracılığıyla kazanabilir miyim diye düşündüm. Deneyim de kazanmak amacıyla “size eleman lazım mı” diyerek ilk kez Beyoğlu Bekar Sokak’taki Foto Sait’in kapısını çaldım. Sait Bey beni karanlık odacı yapmaktansa, “İstanbul Umum Fotoğrafçılar Derneği’ne” kâtip yaptı. Döviz darboğazında malzeme dağıtımı dolayısıyla bütün fotoğrafçılar bu derneğin üyesiydi. Bu sayede pek çok profesyonel dostum oldu.

             Ben fotoğrafa başladığım zaman, “Manzara fotoğrafları satın alınacaktır” başlıklı bir gazete ilanındaki adrese elimdeki kırk poz fotoğrafı götürdüm. Orada Şevket Rado ve Hikmet Feridun Es isimli gazeteci beyler, yakında tifdruk tekniğiyle çıkacak “Hayat” dergisinin müjdesini verdiler ve “Biz Babıali tecrübesi olmayan taze bir göz arıyorduk, onu sende bulduk. Bizim foto muhabirimiz olur musun? ” dediler.

             Ben fotoğrafa başladığım zaman, İstanbul’da Hayat’a gözlerimi böyle açtım. Taptaze bir derginin taze foto muhabiri ve Hayat’ın kadrolu ilk iki foto muhabirinden biri olarak… Diğer muhabir Ara Güler’di. O benden yaşı gereği dört - beş yıl kadar daha deneyimliydi.
 
             Ben fotoğrafa başladığım zaman, İstanbul’da reklam kirliliği yoktu. Hayat göreceli olarak galiba daha basit, daha sade ve halk ilişkileri daha bir sükunet içindeydi. İstanbul fotoğraflarım, bir bakıma benim için o amatör günlerimin ve meslek hayatımın ilk heyecanlarının nostaljik bir yansıması olduğu kadar, hiç kuşkusuz sosyal tarihimize ve bu şehrin kentsel belleğine canlı tanıklıktır. Fotoğrafın en keyif veren yanı da işte bu “Çağa Tanıklığı” olsa gerek(6). 


FMD - Hayat Mecmuası ile başlayalım. Nasıl oldu, nasıl başladı bu serüven? Ara Güler ile Hayat’a kadrolu foto muhabirleri olarak yıllarca hizmet verdiniz. Nasıldır Ara Güler’le çalışmak?

       Ben askere gidene kadar sadece Ara ile ikimiz vardık Hayat’ta. Askere giderken, İnal Tengizman geldi. Babası Esat Nedim Tengizman Hayat için Atatürk Albumü hazırlıyordu o sıralar.  Sonra, ben Ankara bürosuna gelirken yerime ben kendim Erol Dernek’ i tavsiye ettim. Yani İnal ile Erol bizden sonra Hayat’ın foto muhabirliği görevini üstlendiler. sonraları Tamer Güvenç, Kutlu Ertuna, Ergin Minisker, Necdet İçli gibi arkadaşların da hizmetleri olmuştur. . Ancak Hayat’ın ilk foto muhabirleri Ara ve bendim. Hatta sanırım, Ara da maaşlı değildi, ona parça başına ödeme yapılıyordu.

       Ara’yı soruyorsunuz. Hayat’ta iken türkçesi düzgün bir insandı o günlerde. Yazdığı güzel öyküleri de okumuştu bana. Sonradan kendi taklidini arkadaşlarından dinleye dinleye kendi kendinin taklidini yapar oldu, giderek aksanı bozuldu. Galiba, bunun biraz da sempatik kaçtığının farkına vardı. Bence ironi fotoğraflarına hiç yansımaz ama, muzip bir insandır o, matraklıklardan hoşlanır. Medyada göründüğü gibi değildir. Yani sonra sonra sanki şenlikli olsun diye tiyatro yapar oldu. Milleti makaraya sarıyor, tiye alıyor her şeyi. Öfkesi de oyun, neşesi de oyundur onun bence, gırgır geçer milletle. Eminim, ettiği her lâfta aldığı reaksiyon için kıskıs gülüyordur. Kimi kez o bir mit uydurur, zamanla kendisi de inanır.

FMD - Fotoğrafın Ozan’ı diye adlandırılıyorsunuz ve fotoğrafta “Şiirsel Gerçekçi Akım”ın temsilcisi olarak biliniyorsunuz. Bu etkileşim nasıl gerçekleşti?

       Ben ünlü fotoğrafçılardan daha çok ünlü sinemacılardan etkilendim. Benim işlerim, fotoğrafik olarak sinema karelerine benzer. İtalyan yeni dalga filmleri, Fransız siyah beyaz filmleri falan etkilemiştir beni en çok. Estetik ve ifade çok önemli. Yani belgesel bir fotoğrafı çekerken bile, estetiği ön planda tutmak önemli... Şunu da ilave edelim: Sinemadan çok fazla etkilendim dediysem de, iyi foto muhabirlerinin ya da fotoğrafçıların eserlerini de göz ardı etmedim. Sadece belli bir adamdan etkilenmiş olarak kabul etmiyorum kendimi. Sonuçta, benim fotoğrafım onların fotoğrafıyla akraba fotoğraflar. Ben Cartier-Bresson’a öykünmedim ama benim mizacım biraz etrafıma mizahi bir açıdan bakmak, insan ilişkilerindeki o hoşluğu yakalamak üzerine kurulduğu için, onunla akrabalık kurulabilir. Ben Bresson gibi fotoğraf çekeyim demedim. Ama İstanbul’daki son “1950’lerin İstanbulu” isimli sergimde galerinin koyduğu deftere, Troçki’nin Hayaletleri portfolyosunun sahibi İrlandalı fotoğrafçı James Hughes “Bresson of İstanbul!”  diye bir not düşmüş. Bir de “Inspirational”(7) diye tırnak içinde notuna not eklemiş. Demek, böyle bir izlenim doğabiliyor.

       Televizyonun olmadığı ya da henüz yaygınlaşmadığı dönemlerde haftalık magazin dergileri –gerçek anlamda magazini kastediyodum, bugün bu sözcük soysuzlaştırılmıştır- televizyon görevi görüyorlardı. Paris Match, Stern, Life gibi dergilerden okurlar ilginç fotoğraflar bekliyordu. Bu dergilerde okurların beklentilerini karşılamak adına foto-röportajlara yer veriyorlardı. Bu dönemde foto journalism’in altın çağı yaşandı. Yayın hayatı bu çağda dergicilik sanatı ile birlikte bir yükselişe geçti. Cartier-Bresson, Eugene Smith, Robert Capa, Eisenstead, Philip Halsman, Richard Avedon, Ernst Haas, Fulvio Roiter gibi fotoğrafçılardan bir kuşak yetişti. Bunların bir bölümü daha sonra Magnum’da birleştiler ve bu dergilere eserler verdiler. Bu gelişme gazete fotoğrafçılığı değildi artık, dergi fotoğrafçılığıydı. Bu bir akımdı. Ben kendi adıma konuşacak olursam, kendi üslubumu oluşturma çabasındaydım.Yabancılar beğensin diye fotoğraf çekmedim, bu oryantalizm olurdu. Oryantalist olmak istemedim. Ben bu halktan biri olarak kendi halkımın fotoğraflarını çekmek istedim. El alem beğensin beğenmesin beni ilgilendirmez. Son aşamada bendeki bu yerellik çabası bir yerde beni bu akımla akraba yaptı.

FMD - İnsanların hüzünlü, kederli ya da keyifli anlarını, fotoğraflara baktığımız an yaşam kesitlerini çıkarabiliyoruz gün yüzüne…

       Şöyle diyorum; “Ben fotoğrafıma bakan bir kimsenin ilk bir dakikada gülmesini, ama beş dakika o fotoğrafa dikkatle baktığında içini hüzün kaplasın isterim” çünkü hüzün ve neşe insanın yazı-tura gibi madeni paranın iki yüzüdür, birbirinin akrabasıdır bir yerde, insan O’dur…

FMD - Zaman zaman gazetelere göz atıyorsunuzdur, fotoğrafın içinden gelen bir üstad olarak bakıp etkilendiğiniz fotoğraflar oluyor mu? Yoksa bu iş çok farklılaştı daha da bir sıradanlaştı mı diyorsunuz. Mesela gazeteler ya da  dergiler henüz fotoğrafın önemini kavrayamadı. Avrupa bunu otuz yıl önce aştı farkına vardı ancak Türkiye henüz fotoğrafın etkisini, vurgusunu özümseyemedi. Nasıl bakıyorsunuz bu  duruma?

       Teknolojinin gelişmesiyle, iletişimin çok genişlemesiyle üretim ve tüketim birbirine paralel olarak çoğaldı. Bu sürecin sonunda insanlar bazı değerleri göz ardı eder oldu. Hem üretim hem de tüketim çok olunca değerli olanı diğerlerinden ayırmak da zorlaştı. Ben foto muhabirlerinin ürettikleri bazı fotoğrafları görüyorum, çarpılıyorum, çok hoşuma gidiyor. Öteden beri bizim zamanımızda da çekilen fotoğrafı değerlendiren fotoğraf editörlüğü müessesesi gelişmedi. Şöyle böyle bir fotoğrafı iyi bir fotoğraf editörü değerlendirirse sayfa içinde, insanın yüzüne güler o fotoğraf, değer kazanır ama dünya güzeli bir fotoğrafı keser biçer, derinliğini yok eder, yolunmuş kuşa çevirir, kötü bir kadrajla kötü bir yerde hiçbir işe yaramaz. Fotoğrafı çekmekten ziyade, seçmek, elemek ve değerlendirmektir bu işin profesyonelce yanı. Türkiye’de çok iyi foto muhabirleri var. Dediğim gibi, karşılaştığım kimi fotoğraflardan keyif alıyorum, gıpta ile bakıyorum, hoşuma gidiyor, ortaya serilmiş her işle gurur duyuyorum.

FMD - Foto muhabiri, mesleğinin kıymetini nasıl bilmelidir?

       Her şeyden önce kardeşlerim arşivinin kıymetini bilmelidir. Çalıştığı gazeteye ya da ajansa belirli ölçüde kaptıracaktır fotoğraflarını. Ancak gazetenin kullanmadığı kısmına kıskanç bir şekilde sahip çıkmalı, arşiv çok önemli.

       Foto muhabiri içindeki fotoğraf çekme heyecanını her zaman canlı tutmalı. Bir olayın içine girdiği zaman o olayı yaşamalı ve aynı zamanda aksettirmesini iyi bilmeli. Bu bir köprü görevi. İyi izleyeceksin ki, iyi izlenesin.

       Foto muhabiri namuslu ve dürüst kalmalı. Haberin değeri neyse onu o ölçüde yansıtmalı. Ne abartmalı ne de es geçmeli. Madem aracılık yapıyorsun, bu işi mümkün olduğunca tarafsız ve objektif yapacaksın. Yorum diye bir şey var elbette, yorum getiren da fotoğraf var. Ama o yorumu o olayın gerçeğini saptırmadan, gerçeğin bir yüzü olarak aksettirmek şartıyla.

       Foto muhabiri sürekli kendi kültürel düzeyini yükseltmeli, yaşamdan ve sanatın her türlüsünden keyif almasını bilmeli, bol bol okumalı, sanata değer vermelidir. Operadan keyif almıyor olabilirsiniz ama hiç değilse merak edip anlamaya çalışın. Bir enstrüman çalmak, antika toplamak, farklı keyif ve hobilere yönelmek sizlere renk katar. Fotoğraf makinesi ile yetinmemelisiniz. Foto muhabirliğinin zemininde bir kültür birikimi yatar çünkü yorum getireceksiniz, onun için de sanatın her dalından haberdar olmalısınız. İyi, kaliteli müzikler dinlemelisiniz. Tiyatro izleyeceksin, ansiklopediler karıştırmış olacaksın. Zemini ne kadar sağlam tutarsan, benliğine ne derecede kültürel değer yüklersen, kendi sanatında da üstün olur ve fotoğraflarını beslersin.

FMD- Edebiyata da bir ilginiz var, şiir kitabınız, çevirileriniz, derlemeleriniz var. Bu ilgi nereden?

       Benim babam şairdi. Adımdan da belli, Ozan koymuş adımı. Türkiye’deki Ozan’ların ilkiyim ben. Soyadı olarak var. Ama benden yaşlı Ozan isimli birine hayatım boyunca rastlamadım. Bir çok kimsenin benim adıma özenerek çocuklarına bu adı koyduklarının da tanığıyım. Ağabeyimin adı ise Emrah idi. Bu isim de aşkla ilgili. Babama sorduklarında “Aşk olmadan meşk olmaz” demiş.

Şiir yazmak başlı başına bir uğraş. O hevesi çoktan atlattım.  Ama başka dillerde söylenmiş şiirleri Türkçeye çevirmekten ve manzum hale getirmekten hoşlanıyorum. Bu konuda bir de manifestom var. Çok taze. Bu bildiriyi paylaşalım isterseniz,;
     
       Şair değilim,
                               olmayacağım da...
                               Şairlere sözüm var.
                               Yani onlar rahat olsunlar.

                               Ben canımın şiirini
                               kendi işlerime dökmek isterim
                               varsa “mısa-ı bercestem”
                               Onların bir köşesinden
                               fılizlensin derim.

                               Ama huyum bu, neyleyeyim:
                               Başka dillerde söylenmiş
                               ince, güzel bir sözün,
                               benim dünyalar güzeli
                               öz dilimle nasıl daha keyifli
                               denileceğinin sevdalısıyım işte.

                               Hele tatsızını, keleğini görmeyeyim,
                               şeker dökmek gelir içimden.
                               Bir savunma içgüdüsü belki...
                               “Öyle deme be bireder,
                               şunun daha fiyakalı türçesi varken.”

                               Anlayacğınız:
                               Ezik büzük tümcelerin,
                               yamrı yumru dizelerin
                               kaportacısıyım ben.
                               Bir yerlere tan tun
                               çekiç vuruyorsam eğer...


FMD - Arşiviniz ne durumda?

       Bu bizim fotoğrafçılarımızın hepsinin ortak derdi.  Arşivim ne yazık ki işte gördüğün gibi. Toparlamaya çalışıyorum. Burada dosyalar halinde, çelik dolaplarda. Profesyonel bir tarayıcımız var, onun sayesinde elimizden geldiği kadar sayısal ortama aktarıyoruz negatifleri, diaları ve daha derli toplu olmasını sağlıyoruz. Bir yardımcımız vardı, sağ olsun 4-5 yıl fotoğrafları sürekli o taradı bize destek oldu. Elimde portfolyo niteliğinde projeler var, onları kitaplar halinde bastırmaya çalışıyorum. Vaktiyle “Pazarola Hasan Bey” diye biri vardı, benim de adım neredeyse “Sponsor Arıyorum Ozan Bey” diye anılacak.. Bu sözümden etkilenen bir bayan tasarımcı İstanbul’da bu isimde bir enstalasyon hazırlamaya yeltenmiş bile. Ülkemizde ne olmaz yerlere, işlere sponsorluk adına oluk gibi paralar dökülüyor. Kendi işim diye söylemiyorum. Konuyu benimle paylaşan herkes bu fikirde. Bu sponsorluk Türkiye’nin hem fotoğrafçılık tarihine, hem de sosyal tarihine yapılacak en büyük hizmetlerden biri olacaktır aslında. Görmüşsünüzdür, geçenlerde Hıncal Uluç(8) da Sabah’ta bu konuyla ilgili bir yazı yazdı.

FMD- “ Ben fotoğrafı aşkla çekerim, sonucu öyle hemen merak etmem ancak yıllar sonra o fotoğraflara yeniden baktığımda ilk günkü heyecanı yeniden yaşarım” diyorsunuz…

       Fotoğraf çekme anı bende çok çok büyük bir heyecan uyandırıyor. Çok keyif alıyorum. Şimdilerde dijital makineler var ya, çekip hemen bakıyorsun. Benim o merakım pek olmadı. Öyle bir heyecan taşımadım ama, yıllar ya da aylar sonra, diyelim kontak kopyalardan fotoğrafları seçerken acayip heyecanlanıyorum. Aaaaa! diyorum vaaaav! diyorum, ne güzel iş yapmışım… Hele şimdilerde bakıyorum eski fotoğraflarıma bir bir, beni ta o günlere yeniden götürüyor, gençleştiriyor yani…

FMD- Fotoğraf dalında devlet sanatçılığı…

      
Şahsen çok önemsediğim bir şey değil. Ancak ilk kez Devlet, fotoğrafı sanat olarak kabul ediyor ve fotoğrafçıları onore ediyordu. Bizim de bu yolu açık tutmamız gerekiyordu. Şu kadarını söyleyeyim: Bana Devlet Sanatçısı ödülü verilirken, ödülü elinden aldığım Sayın Demirel’e karşımızda fotoğrafımızı çekmeye çalışan foto muhabirlerini göstererek: “Ben de bu arkadaşlardan biriydim. Ödülü onların hepsi adına alıyorum” dedim. O da sırtıma vurarak “Tamam kardeşim, sen çok güzel işler yaptın” yanıtını verdi.

     
FMD- Mesleki yaşamdan bizimle paylaşmak istediğiniz bir anınız var mı?

 Anılar deyince... Bana pek çok kez anlattırdılar. Bir çok kez yineledim. Ama Foto muhabirliği mesleği açısından ilginç bir anıdır. Onu anlatayım önce:

       Daha amatörken, yani acemi bir liseliyken memleketim olan Edremit’i ziyaretlerinde Adnan Menderes ve Osman Bölükbaşı’nın fotoğraflarını çekmiştim. Ama İstanbul’da profesyonel olarak foto muhabirliğine başladığım zaman devletin yüksek kademelerinde bulunan kişilere nasıl hitap edilir, onlarla nasıl ilişki kurulur, hiç bir bilgim yoktu. Üstelik çok çekingen ve utangaç biri olarak yetiştirilmiştim.

       Hayat dergisinde işe başladığımdan çok az bir zaman sonra bana önemli bir görev verdiler. Dergi, Yapı Kredi Bankası’nın bir iştirakiydi. Bankanın kurucu sahibi Kâzım Taşkent, Celal Bayar’ın Umurbey’de doğduğu evi son sahibinden satın almış, restore ettirmiş, döşetmiş. Bayar o zaman cumhurbaşkanı. Onun Umurbey’e evin düzenlenmesinde başka istekleri var mı, diye bir ziyareti söz konusu. Dergi ziyaret sırasında çekilecek fotoğraflarla bir özel sayı çıkaracak. Köye gidip, olayı bütün ayrıntılarıyla çekmem gerekiyordu.

       Uzatmayayım, Umurbey’e gittim, önce restorasyon ekibiyle tanıştım. Üç gün Gemlik’te eski bir kaplıcada yatıp kalktıktan sonra nihayet “Bayar geliyor” dediler. Köyün geniş bir meydanı var. Bir ucunda biz karşılayıcılar duruyoruz. Dört beş tane siyah araba ile bir kaç cip gelip öbür uçta durdular. Bir yığın insan arabalardan indi ve başta Bayar olmak üzere o kalabalık üzerimize doğru yürümeye başladı. Tıpkı kovboy filmlerindeki düello sahnesi gibi. Zabıta tedbir almış, boş meydana kimseye bırakmıyor. Benim ilk önemli ve çok özel işim. Kendimi de dergi yönetimine kanıtlamam gerek. Kalabalıktan kopup öne fırladım.

       Dedim ya, devlet adamlarıyla yakından hiç bir temasım olmamış. Heyecanlanıyorum ama, paniklememeye çalışıyorum. Derken üzerimize gelen kalabalıktan elinde film kamerası ile bir filmci abi koşa koşa yanıma geldi. Belli ki grupla gelmiş çok tecrübeli bir filmci. Bu ağabey nasıl davranırsa, ben de onu taklit ederim diye kendime hemen bir taktik çiziverdim.

       Üstelik o Abi bana da çok sevecen davrandı. Kaşla göz arasında “Sen nerdensin kardeşim” dedi. Ben “Hayat Mecmuası’ndan” deyince “Oh, oh. çok güzel, çok güzel. Bizdensin yani” dedi.

       Yarı yolda Filmci Abi’nin 16 mm.lik kamerasının kurgusu bitti. Elini kaldırıp Bayar’a seslendi. “Baba, bir dakika” dedi. Bayar ve heyet zınk diye durdu. Filmci Abi “cırt cırt” sesler çıkararak makinasını kurdu. Sonra “Tamam Baba” deyince herkes yeniden yürümeye başladı. Ben üç gündür kafamda Bayar’a nasıl hitap edeceğimi kurup duruyoum. “Muhterem Reisicumhur Hazretleri” filan deniliyordu galiba o günlerde. Onu çok yavşakça buluyorum. Acaba filmlerden öğrendiğimiz “Ekselans ya da Majesteleri gibi bir şey mi demek gerekiyor diye düşünüyorum. Buralarda reisicumhur görmüş pek adam da yok ki, birine sorayım. İkircikli kalmıştım.

       Bir yıl önce Menderes’in fotoğrafını çekerken Zafer gazetesinin foto muhabiri Mehmet Sürenkök’ü izlemiştim. O zaman kendisiyle henüz tanışmadığım Mehmet Abi donuk bir adamdı ama, Menderes ona çok samimi davranmıştı. Şimdi bu filmci Abi de koskoca reisicumhura “Baba” dediğine göre, “Bunlar çok demokrat adamlar canım, baksana muhabir takımıyla içli dışlılar” düşüncesine kapıldım. Ben de pişkinliğe vurup, sanki ötedenberi tanıdık biriymişim gibi davranıp kendimi kabul ettiririm dedim.

       Nitekim, tam evin kapısından içeri grilecek. önden koşup mevzimizi almışız. Benim makinada film bitmez mi. En kritik an. Sayın Bayar yıllar sonra, doğduğu eve adım atacak. Filmci Abi’yi taklit etmenin tam zamanı. Adeta komut verir gibi bağırdım: “Baba bir dakika!” Bayar, tam yan arkasında Bursa Valisi İhsan Sabri Çağlayagil ve onun da yanındakiler duraksadılar. Bayar bir hayli şaşkın, bana bakıyor. O anda yine Filmci Abi imdadıma yetişti. Elini omzuma koydu, “Baba, arkadaş bizden” dedi, “Hayat Mecmuasından.” Heyet bir süre sabırla benim film değiştirmemi bekledi ve ben “Tamam” deyince kapıdan yeniden giriş yaptılar.

       Ben artık “Bizden” parolasıyla “onlardanmışım” referansını aldım ya bir kez, şımardıkça şımardım. “Baba şu senin sünnet yatağınmış, otur üstüne de bir fotoğrafını çekeyim” diyorum. “Şu rahlenin önüne otur da Kur’anı Kerîmi aç” diyorum. Reisicumhur Hazretleri ne desem yapıyor. Henüz askerlik yapmadığım için rütbelerini tam bilemediğim subaylar Bayar’ın arkasından bana “Fazla ileri gitme” kabilinden kaşgöz ediyorlar –ki onlar yaverlermiş–. Ben de onlara onlardan daha sert bakışlarla “Dalgama taş atmayın. Ben burada can pazarı yaşıyorum” sinyali veriyorum.

       Merdiven üstü sofada pencere köşesine köylü işi yere yakın bir sedir yerleştirmişler. Rahat bir köşe. Sonunda Bayar’a “Baba, uzak bacaklarını, otur şuraya” deyip kapaklık bir fotoğrafını daha çektim. Bu arada Filmci Abi bana “Aaa, bu köşede Baba’yla beraber ben de bir resim isterim” deyip gitti, yanına oturdu. Bana bu kadar yardım etmiş birinin hatırını mı kıracağım. O fotoğrafı da çektim. Ne samimiyet ama diye diye...

       Evde iş bitti. Umurbeyliler Reisicumhur hemşehrilerine zeytin ekmek ikram edeceklermiş, oraya gidilecek. Evin dekorasyon ve giydirilmesini etnografik eşya koleksiyoncusu Profesör Kenan Özbel yapmıştı. Çok saygıdeğer bir insan. Giderayak “Hocam nasıl iyi sınav verebildik mi?” dedim. “Mükemmel” dedi. Sonra da, bir lâf etti: “Turgut Bayar’ı da ilk kez tanıyorum, çok beyefendi bir insanmış” diye... “Turgut Bayar kim Hocam?” dedim. “Bayar’ın oğlu işte” dedi. “Aman, buradaysa, babasıyla bir fotoğrafını çekseydik” dedim bu sefer. Kenan Hocam “Çektin ya, yukarıda merdiven başında” demez mi...

       Meğer “Filmci Abi” sandığım kişi Bayar’ın kendi oğlu Turgut Bayar’mış. Oldukça profesyonel bir film kamerası ile amatörce çekim yapıyormuş. Babasına “Baba” demesinden daha normal ne ola? Dahası da var. Hani beni görünce sevinmiş, benim için “Bizden” demişti ya, onun da bir nedeni varmış. Bizim dergiyi çıkaran Tifdruk Matbaacılık Sanayii A. Ş.nin Murahhas Azasıymış. Yani benim patronlarımın da patronuymuş.

       Ben ne gaflar yapmış, ne çamlar devirmişim diye düşünürken teselli verici haber Neşriyat Müdürümüz Hikmet Feridun Es’den geldi. Turgut Bayar İstanbul’a dönünce bizim sorumlu patronumuz Şevket Rado’yu aramış. “Yahu” demiş. “Nerden buldunuz bu çocuğu. Canavar gibi bir muhabiriniz var. Babamın ağzından girdi burnundan çıktı. Bu kadar medenî cesaret sahibi bir genç görmedim. Ben bizzat şahit oldum, helâl olsun” demiş.

       Sayın Demirel zamanında, herkes ona “Baba” demişti. Bu lâf enflasyona uğradı. Ama Celal Bayar’a, hem de yüzüne karşı “Baba” diye hitap etmek her babayiğidin kârı değildi. Onu da, bilerek bilmeyerek ben becerdim işte.

                                               ***

       Hayat, Ses dergilerinin 1960 başlarında Ankara bürosu açıldı. Ben tam o sıralarda Ankara damadı olduğum için gönüllü olarak Ankara’ya atandım. Taşındığımdan bir ay sonra 27 Mayıs ihtilali oldu. O gün erken saatlerde sokağa çıkma yasağını deldiğim, üstelik fotoğraf çektiğim için, bir binbaşının ele geçirdiği 0021 plâkalı Basın Yayın ve Enformasyon Bakanı’nın makam arabasıyla Harbokulu’na götürüldüm. Neyse, makinanın içindeki filmi verip ucuz kurtuldum. Ama yine yollara düştüm tabii. Zaten öğleden sonra yasak tavsamıştı, herkes sokaklarda, caddelerdeydi. Bulvar boyunca tanklar gidip geliyordu. Tankların üzerinde tıklım tıklım gençler. Ellerinde bayraklar, “Ordu millet elele sloganları atarak, Gazi Osman Paşa marşını söyleye söyleye adeta resmi geçit yapyorlardı. Biraz onlardan fotoğraflar çektim..

       O gün akşama doğru Dil ve Tarih-Coğrafya fakültesinin önündeydim. Burada çok güzel bir olay yaşanıyordu, Cemil Karababa’nın büyütüp işlediği dev bir Atatürk resmi itfaiyeciler tarafından önce yere serildi. Sonra yavaş yavaş yukarı çekilerek fakülte binasının cephesine asıldı. Bu olayın bütün safhalaını fotoğrafladım. Filmi yıkadım. İhtilal nedeniyle uçaklar tarifesiz çalışıyordu. Acele olduğu için, basmadan, mesajeri olarak İstanbul’a yetiştirdim.

       Bu fotoğrafların bir kısmı Hayat dergisinde ihtilâlin ilk fotoğrafları olarak yayınlandı. Filmin bir bölümünü de Ara makaslayıp Paris Match’a servis yapmış. Onlar olayı iki sayfaya, birini tam sayfa olmak üzere üç fotoğraf halinde basarak çok güzel değerlendirmişler. Devasa Atatürk portresi yavaş yavaş yükseliyor. Atatürk’ün yeniden yüceltilişi gibi... Ne var ki, malzeme Ara Güler tarafından gönderildiği için onun imzasıyla çıktı. Bu noktada, iyi arkadaşlıklar arasında bu kabil şeyler olabiliyor diyelim. Zaten ben Hayat’ta kadrolu olduğum için dışarıya servis, müessesemle ilişkimde bir sorun da yaratabilirdi. Paris Match’ı alır almaz bunu gördüm. Ara, “Merak etme, imza benim ama gelecek para senin hakkındır, sen alacaksın” dedi. “Ben para istemem Leica’mın geniş açı objektifi yok, bir gittiğinde bana 35 mm.lik bir Summicron getirirsin, üstü pencerilisinden” dedim. Beşaltı ay sonra o objektif de geldi nitekim.

                                               ***

       Ankara’daki ilk günlerimde, yani 1960’ta İsmet Paşa’nın yıldızının parladığını yeniden farkeden dergim, onun güncel bir fotoğrafını kapak yapmak gereği duymuştu. O zaman Tandoğan civarında Ayten sokak’ta oturuyordu. Metin Toker aracılığıyla randevu aldım. Evin alt katında ışıklar, reflektörlerle neredeyse bir stüdyo kurdum. İnönü’yü Mevhibe Hanım güzelce giydirmiş, hiç bir aksaklık olmasın diye, büyük bir özenle kravatını, cep mendilini hatta kaşlarını düzeltiyordu.

       İsmet Paşa ona “Hanımefendi, dikkat et” dedi, “Çok önemli bir şahsiyet karşısındasın. Bu günün en makbul adamları fotoğrafçılar. Bak, İngiltere prensesi bile bir fotoğrafçı ile evleniyor” demişti. Tam o günlerde İngiltere prensesi Margaret, Antony Armstrog-Jones isimli bir fotoğrafçı ile evlenmek üzereydi. Anlaşılan İsmet Paşa yalnız ciddi konularla değil, magazin haberleriyle de ilgilenmekteydi.

       Sonraları, bir bayram öncesinde Pembe Köşk’te İstanbul Bayram gazetesi için mesaj almaya gittiğimizde köşkün değişmez ikramı sütlü kahveyi yudumlarken, üzerimize bir milletvekili ile İnönü’nün eski iki silah arkadaşı gelmişti. Onlara kısaca orada bulunuş nedenimizi anlattıktan sonra, “Bütün dünyada, biz devlet adamları protokolde en öndeyizdir ya,” dedi, “Bizim önümüzde iki grup insan daha var. Biri eskortluk yapan polisler. Bir de...” Beni işaret ederek devam etti: “İşte bu çocuklar, foto muhabirleri. Yalnız bunların bizim önümüze geçme selâhiyetleri var.”

        Ankara’ya transferiminden vefatına kadar, oniki onüç yıl boyunca, sanırım İsmet İnönü ile en çok yüzyüze gelmiş foto muhabiriydim. Çünkü en azından her Cuma, CSO Konser Salonu’nda birikte oluyorduk. Ve benim değişmez yerim solistleri en iyi fotoğraflayabileceğim, onun hemen arkasındaki koltuktu. O koltuğu hatırlı birine vermek zorunluluğunda kalsalar bile, onun yanına benim için bir sandalye yerleştirirlerdi. Sonraları “En büyük dinleyici İsmet İnönü” sergimi bu sayede yapabilmiştim. Artık tanışıklığımız göz aşinalığını çoktan aşmıştı. Aralarda fuayeye çıkmazdı. Ben de yerimde otururdum. İnönü zaman zaman bana takılır, en çok da kulağıma ya da sakalıma yapışıp: “Kes şu keçi sakalını da yüzün meydana çıksın” derdi.”

                        Başka liderlerle de ilgili anılar var elbette. Örneğin Sayın Demirel ilk kez başbakan seçiliğinde Buğday sokak 10 Numarada oturuyordu. Hani Londra’da da oranın başbakanı da Downstreet 10 Numarada oturur ve buradan çok önemli mesajlar yayılır ya. Derhal kafamda böyle bir bağlantı kurdum. Başbakanlığının hemen haftası içinde aile boyu ilk röportajı Hayat dergisine verdi. Pek çok özel fotoğraf çektikten sonra, bir akşam vakti bahçelerinde Nazmiye Hanım’ın önümüze koyduğu bir kâse dolusu kabuklu fındığı –tabii ayrıca kıracak olmadığı için– Sayın Demirel’le karşılıklı dişimizle kıra kıra tükettiğimizi anımsıyorum. Notlar alan Şemsi Kuseyri ikimiz kadar dişli çıkamadı, fındık tabağına elini bile uzatmadı. Daha nicei gibi, hoş anılar bunlar...

       Sayın Ecevit’le de Çalışma Bakanlığı sırasında tanışıyorduk ama, onunla dostuğumuzun başlangıcı, seçim kampanyalarında fotoğraf yasağının kalkması üzerine İnönü’nün afişlik fotoğrafını çekmek üzere beni Pembe Köşk’e götürdüğü gün başladı. Özellikle 73 seçimleri öncesi ve sonrasında tavan yaptı. Aile dostluğuna dönüşen bir dönem de olmuştu. Sayın Baykal da o zincirin bir sonraki halkası. Ayrıntılara girince uzun hikâyeler...