26 Şubat 2013 Salı

GÖÇÜN ORTA YERİ HÜZÜN



Söyleşi: Raşit AYDOĞAN

Kimi bohçasını kaptı, kimi çeyizini, kimi ise sırtladı yatağını yorganını anavatana doğru. Yavrular bebeğini aldı koltuğunun altına, oğullar ise iki teker yürür bisikletlerini. Kenetlenmiş eller kopamadı konu komşudan, akrabalardan,analardan, bacılardan tren garlarında. İki damla gözyaşı döküldü ahşap bavullara, önce yürekler sonra bavullar çürüdü…


Osmanlı İmparatorluğu’na Sırp Sındığı (1364) Savaşı ile bağlanan Bulgaristan, 1877 – 1878 Osmanlı – Rus Savaşı sonucu iç işlerinde bağımsız ve 1908 yılında ise tam bağımsızlığını ilan etmişti. Bulgaristan’ın bağımsızlığını ilan etmesi ile birlikte yeni tarihsel süreç, kendi sıkıntılarını da beraberinde getirdi. Bu büyük sorunun adı “Türk Nüfusu” idi. 1968 yılında Türkiye – Bulgaristan Göç Antlaşması ile Bulgaristan’da yaşayan Türkler anavatana kabul edildi. Bu süreci 1989 yılında Bulgaristan lideri Todor Jivkov’un Türkleri sindirme politikası ile başlayan bir diğer göç dalgası takip etti.



O dönemde gazetecilik yapan Behiç Günalan 1989 Bulgaristan Göçü’nü fotoğrafladı. Fotoğraflarını tozlu raflardan indirip “Göçün Orta Yeri Hüzün” isimli bir sergi açarak genç kuşakların paylaşımına sundu. Göç fotoğraflarını konuştuğumuz Günalan, merak edilen birçok sorunun da yanıtın vermiş oldu.

Fotoğrafların çekildiği dönem ile ilgili kısa bir değerlendirme yapar mısınız?

Fotoğraflar 1989 yılında Bulgaristan’dan zorunlu göçe tabi tutulan soydaşlarımızın o yıllarda yaşadıkları dramın ifadesidir. Bu göç dalgasını Türkiye, Bulgaristan’la sınırı olan Edirne ve Kırklareli illerinde karşıladı. Tabi Kapıkule kara ve demiryolu, bu göç hareketliliğinin en yoğun yaşandığı mekanlardı. Bu çalışmada yer alan fotoğraflarda burada çekilmişlerdir.

Ne kadar sürelik zaman dilimini kapsayan bir çalışma?

Zorunlu 1989 yılı göçü mayıs ayı ortalarında, Bulgaristan’dan gönderilen birkaç aile ile ilk işaretini vermişti. Edinilen bilgiler bu göçün birkaç aile ile sınırlı olmayacağı, arkasının geleceği yönündeydi. Bu ilk bilgiler bize abartılı geliyordu ve ciddiye almakta zorlanıyorduk doğrusu…

Mayıs ayı sonrasında içi göç insanlarıyla dolu tren, çığlığını atıp Kapıkule’de perona yanaşınca, durumun ciddiyeti anlaşılmaya başlandı. Bu ilk trenden sonra göç hızını Temmuz ayı sonlarına kadar kesmedi. Bu süre içinde yaklaşık 350 bin soydaşımız Türkiye’ye göç etti.

O zamandan bugüne değişenler sizin gözünüzde nelerdir?

Şöyle geriye dönüp baktığınızda rüya gibi geliyor. O günden bu yana çok şey değişti. Birincisi ve en önemlisi Bulgaristan sınırı Türkiye’nin en yumuşak karnıydı. Bugünkü Kuzey Irak sınırı kadar risk teşkil etmese de oldukça hassastı. İkincisi bu dönem içinde Bulgaristan AB üyesi oldu. Demokratik Bulgaristan kendi tarihiyle cesaretle yüzleşti. İlk demokratik Cumhurbaşkanı Jelyu Jelev, Bulgaristan’da Türk kökenli yurttaşlara Jivkov döneminde uygulanan asimilasyon politikalarını tarihin en karanlık dönemi olarak niteledi. Bulgaristan sınırı, Türkiye’nin en güvenli sınırı oldu. AB katılın süreci içinde Türkiye, Bulgaristan’dan büyük destek gördü. Zorunlu göçe tabi tutulan soydaşlarımıza yurttaşlık hakları yeniden tanındı, hepsi çift pasaport sahibi oldular.

Fotoğrafladığınız öykü içerisinde (göç eden insanlar arasında) arkadaşlarınız ya da yakınlarınız var mıydı? Var ise o anki duygularınız neler oldu?


Göç edenler arasında yakınlarım ve akrabalarım olmadı ama hepsi tanıdıktı; çünkü insandılar. Daha sonra pek çok soydaşımızla kadın erkek çok iyi ahbaplıklar, dostluklar kurdum.

O dönemde kundakta gelen çocuklar 20-22 yaşlarında şimdi. Çoğuyla üniversitelerde karşılaşıyoruz. “ne çabuk büyüdünüz yaa” dediğimde gülüyorlar…

Fotoğraflarda göç eden yetişkinlerin dramının yanı sıra çocukların yaşanılanlardan habersiz bebekleriyle oyun oynamaları dikkat çekiyor ve fotoğraflara güçlü bir anlatım yüklüyorlar. İki farklı kuşak arasında bu farkı bir foto muhabiri gözüyle nasıl değerlendirirsiniz?

 Zorunlu göçe tabi tutulanlar arasında yaşayan Türk azınlığın yaşlıları, hastaları, iş göremezleri öncelikliydi. Jivkov yönetimi bir nüfus arındırması yapıyordu yani. Tabi beu arada çocuklar da zorunlu göçten nasibini almıştı. Yaşlarına göre olaya ve yaşadıklarına ilgileri ve tepkileri değişiyordu. Bazıları işin farkındayken bazılarına ise olanlar oyun gibi geliyordu. Kapıkule’nin gümrük sahası gerek karayolu gerekse demiryoluyla gelenler tarafından tam bir insan seline dönmüştü. Adım atacak yer yoktu. Hiç abartısız çoğu zaman uyuyan insanların üzerinden atlayarak yürüyorduk. Bu insanların üstüne bazen sağanak yağmurlar iniyordu.

 İnanılmaz dramatik görüntüler vardı. Bu arada bazı çocuklar kendi masum dünyalarının hayallerini kurup oyunlar oynuyorlardı. Sergi fotoğraflarımın arasında yer alan bebeğinin saçlarını tarayan çocuk beni olağanüstü etkilemişti. İtiraf edeyim ki o kareyi çekmek için vizörümün arkasından bakarken, gözlerim doldu ve ağladım. Şimdi onun akıbetini National Geographic’in Afgan kızı gibi merak ediyorum. Adını almıştım, habercilik telaşı ve pasaklılığı içinde kaybettim. Umarım hayatında her şey yolunda gidiyordur. Muhtemelen anne olmuş, belki de gerçek bebeğinin saçlarını tarıyordur. Aktif gazeteci olsam bu işin peşine düşerdim.


O yıllarda (Bulgaristan – Türkiye) oluşan milliyetçilik akımları, toplumsal olaylar, halk hareketleri hakkında gözlemleriniz dahilinde bilgi verir misiniz?

Türkiye’de milliyetçilik akımlarını güçlendirmek yönünde olumlu etki yaptığı kuşkusuzdur. Ama benim anlayamadığım bu ırkçılığı Bulgaristan’da sosyalist yönetimin yapmasıdır. Marksist Leninist öğretinin halkların kardeşliği ilkesine göre bu olan biteni nasıl açıklayacağız? Türkiye tarafına gelince yakın tarihin yaşanmış en büyük göç olaylarından biri olmasına karşın, öyle büyük bir milliyetçilik aksiyonu yarattığını söyleyemem. Bu durum Türkiye’nin ideolojik reflekslerinden çok, toplumun geleneklerinde yer alıyor. Yine yakın tarihte Kuzey Irak sınırında peşmerge göçünü, Yugoslavya’daki kanlı katliamlardan sonra Kosova ve Bosna Hersek göçlerini yaşadık. Bütün bu olaylarda bu insanlara kucaklarımız açtık, imkanlarımızı seferber ettik. İşimizi aşımızı paylaştık. Bu refleksi sadece milliyetçilik ideolojisi ile temellendirirsek yanlış iz sürmüş oluruz. Bu 1490’larda İspanya’dan kovulan Yahudileri kabul etmemize kadar uzanan bir gelenektir. Bana göre de, övünülecek bir toplumsal erdemdir.

Göç esnasında hatırladığınız ilginç insan öyküleri var mı?

Her insan başlı başına bir hikaye. Her biri bir roman ya da film senaryosu konusu. Bu göç bir zorunluluktu. Zorunluluk sıfatını ıskalarsak, göçün dehşetini, dramını algılayamayız. Tarlanızda çalışıyorsunuz, bir devlet görevlisi geliyor, ertesi gün ülkeyi terk etmenizi istiyor. Evinizde, fabrikanızda da aynı durum. Üç çocuğun varsa ikisini yanına alıp birini bırakıyorsun. Ailenin babası trenle, ailenin annesi karayoluyla gönderiliyor. Annenizi, babanızı, eşinizi, dostunuzu, kardeşinizi, yakın akrabanızı, yavuklunuzu geride bırakıp, yeni bir dünyaya, sonu bilinmeyen bir hayata gönderiliyorsunuz. Bütün maddi ve manevi birikimlerinizi kaybediyorsunuz. Kökleriniz doğup büyüdüğünüz topraklardan zorla sökülüyor. Böyle bir psikoloji, böyle bir umutsuzluğu, böyle bir  çaresizliği düşünsenize… Her birinin ruhlarını devasa tsunamiler teslim almış. Her birinin gelecekleri, yaşam sevinçleri tuz buz olmuş…

Toplu göçün getirdikleri ve götürdükleri sizin gözünüzde nelerdir?

Eğer ilerleyen yıllarda yaralar sarılmasaydı ve kan kaybı durdurulmasaydı bu göçün götürdükleri ciltlerle anlatılamazdı. Bulgaristan’ın bu zorunlu göç politikasından, Jivkov döneminin kapanmasından sonra vazgeçmesi, soydaşlarımızın istedikleri zaman doğup büyüdükleri topraklara geri dönebilme yolunu açtı. Görüldü ki temelli dönenlerin yanı sıra büyük çoğunluk Türkiye’de kalmaya, çifte yurttaş olmayı tercih etti. Bulgaristan’ın AB ülkesi olması, taşıdıkları Bulgaristan pasaportunu daha değerli kıldı. Mutlaka ağır bedeller ödendi; ama bu zorunlu göç yaşanmasaydı, asla böyle alternatifli sosyal kimlikleri olmayacaktı. Türkiye’dekilerin büyük bir bölümünün iş ve konut sorunları çözümlendi. Bence artık mutlular.


Fotoğrafları çektiğiniz andaki hisleriniz ve şimdi bu çalışmaya baktığınız andaki hisleriniz nelerdir?

Fotoğrafların çekildiği yıllarda profesyonel bir gazeteciydim. Üstelik Türkiye’nin en iddialı gazetesinde çalışıyordum. Haberin temposu, haberin rekabeti içinde duygularınızı ıskalıyorsunuz. Bir  doktor nasıl ki neşterini kullanırken hastasının acısını aklına getirmezse, gazetecilikte de aynı, böylesine dramlar işiniz oluyor. Şimdi o yaşanan olaya baktığınızda, daha fazla etkileniyorsunuz. Yangın bütün sönmüşlüğüne rağmen sizi kavurmaya devam ediyor. Böyle tarihi bir olaya tanık olmamı şimdi kendim için şans olarak görüyorum. Üstünden 20 yıl geçmesine rağmen anlatabileceğim bir şeyler varsa, mesleki anlamda bunu da şans olarak nitelemek lazım.

Son olarak dijital fotoğrafçılığa ne zaman geçtiniz ve dijital fotoğrafçılık hakkında neler söylemek istersiniz?

Dijital fotoğrafçılığa kuşağımda herkesten önce geçtim diyebilirim. Çünkü nereye varacağını önceden kestirdim. Bu geç kalmanın, inat etmenin fazla anlamı yoktu. Analog dönemde dia ağırlıklı çalışıyordum. Eskiden fotoğraflar, telefoto denen sistemlerle haber merkezlerine ulaştırılırdı. Öyle durumlarda renkli veya siyah beyaz negatif çalışırdım. Beş (şimdi 8) yıldan beri dijital fotoğraf çekiyorum.

Dijital fotoğraf, fotoğrafın 180 yıllık serüveninde big bang’tir(büyük patlama). Fotoğrafın yeni dünyasıdır. Fotoğraf, dijital fotoğrafçılıkla birlikte bir mesleki eylem ve azınlık hobisi olmaktan çıkıp yığınlarla kucaklaştı. Türk fotoğrafına emeği, katkısı olan alın teri sahibi herkese saygılıyım ama küçük bir azınlık içinde iyi bir fotoğrafçı olmak, bugüne göre kolaydı. Zor olan, bu büyük çoğunluk içinde iyi bir fotoğrafçı olmayı başarabilmektir.

Son olarak şunları ifade etmek istiyorum ki, bu zorunlu göç olayı Türkiye ile Bulgaristan arasında önemli ve ciddi bir düşmanlık nedeni yarattıysa da bu durum iki ülke arasında asla kalıcılığa dönüşmedi. Belki de bu tarihi olayın ardından Bulgaristan’daki rejim değişikliği, bu düşmanlığın panzehiri oldu. Bugün bu iki ülke, olayı unutmuştur. Dosttur. Bulgaristan sınırı, Türkiye’nin askersiz koruyabileceği tek sınırdır.

İki ülke arasında ticari, turistik, sportif ve kültürel ilişkiler üst düzeydedir. Bulgaristan yurttaşlarının Edirne esnafında veresiye defterleri vardır. Zorunlu göç günümüzde düşmanlığın değil, pişmanlığın kaynağı durumundadır.

Olayın yaşandığı dönemde Edirne’nin merkez nüfusu 80 bin dolayındaydı. Yaklaşık üç ay içinde 350 bin kişi geldi. Bunların karşılanması, barındırılması, beslenmesi, sağlıkları baş edilir gibi değildi. Nitekim önceleri de baş edilemedi. Ama bu başarısızlık değil, olayın büyüklüğü karşısında çözümlerin yetersiz kalmasıydı. İnsanlar yatakları, yorganları, araba tekerlekleri, soba boruları, kuş kafesleri ellerine geçirdikleri eşyalarla sınırımıza yığıldılar. Hiç kimseyi geri çevirmedik. Hepsini topraklarımıza kabul ettik. Tabiî ki müthiş görülmemiş, görülmeden inanılmaz yığılmalar oldu. İlk günlerde  devlet, yerel yönetim, gazetelerin haber merkezleri bile olayın büyüklüğünü algılamakta zorlandılar. Adına o dönemde utanç treni denilen zorunlu göç trenleri, peş peşe gelmeye başladıktan sonra durumun ciddiyeti anlaşıldı. Ondan sonradır ki olayın her türlü gelişmesi ve ayrıntısı üç ay boyunca manşetlere çıktı. Yazı işlerinin, gazetelerine manşet bulma konusunda en rahat dönemleriydi belki de. Sonra bu insanlar, gelir gelmez eşyaları kamyonlara yüklenerek yurdun dört bir yanındaki misafirhanelere, ya da varsa yakınlarına gönderilmeye başlandı. Öyle bir dönem geldi kamyonlar bile yetmez oldu. Trafikçiler karayollarında buldukları boş kamyonları toplamaya başladı. Yaşam belki birden bire normalleşmedi ama, hızla düzene girmeye herkes yeni hayatına alışmaya başladı…



* Türkiye Foto Muhabirleri Derneği’nin resmi yayın organı “Foto Muhabiri Dergisi” nin ikinci sayısında (2009) yayınlanmıştır.              


Behiç GÜNALAN kimdir?

1952 yılında İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Bölümünü bitirdi. 1973 yılında gazeteciliğe başladı. Meslek yıllarında, Erzurum, Bursa ve Edirne’de görev yaptı.

Fotoğrafla ilgisi gazetecilik mesleğiyle birlikte başladı. İlerleyen yıllarda, haber fotoğraflarından, sanatsal fotoğrafa yöneldi. 1989 yılından bu yana Edirne’de oturan usta fotoğraf sanatçısı, “Fotoğraflar Yaşlanmaz” adını verdiği ilk kişisel fotoğraf sergisini 1995 yılında Edirne’de; “Edirne – Brücke Zum Orient” adını verdiği son kişisel sergisini de 2009 yılında Almanya’nın Lörrach kentinde açtı.

Edirne Fotoğraf Sanatı Derneği ve Trakya Gazeteciler Derneği’nin onursal başkanıdır.
 

19 Şubat 2013 Salı

VİZÖRÜN ARKASINDA HÜZNE TANIK GÖZLERİMİZ VAR




Kışın kör soğuğunda ayazın vurduğu parmak ucu ile dokunur deklanşöre,

Yazın, alnından akan teri yüreğindeki yaşla buluşturur foto muhabiri.

Gözü vizördedir, görünmez bebeği, burnunun direği sızlamaktadır yüreği gibi.

Vatan için Hak’ka yürüyen oğulların, babaların, kardeşlerin son yolculuğunda kamuoyunu aydınlatmak adına şehadet eder fotoğraf kareleri.

 Törene katılanların ortak duygusudur acı. Kimi bunu açıkça belli edebilir kimi ise bu kadar dışavurumcu olamayabilir. Törenlerde çalışan basın mensupları genelde acıyı içerlerinde yaşayanlardandır. Odaklandıkları haber unsurları ilk etapta onların tek ilgi alanı gibi algılanabilir. Tam anlamıyla böyle bir durumdan söz etmek acımasızlık olur. Her insan gibi onlar da bu atmosfer içerisinde duygu yoğunluğuna kapılabilirler fakat bu yoğunluk genelde yüreklerine          hapsedilir.                                              Fotoğraf: Raşit AYDOĞAN


Mesleklerini Ankara merkezli icra eden foto muhabirlerine canımızı oldukça yakan şehit cenazelerinde çalışırken hissettikleri duyguları sorduk ve aldığımız yanıtları sizlerle paylaşmak istedik.


Arif AKDOĞAN (HABERTÜRK) 

2007 yılının bir bayram sabahıydı. Kasvetli bir hava.. Bayram gibi değildi.. Durup durup yeniden yağan ince bir yağmur.. Kararsız.. Cebeci Askeri Şehitliği'nin kapısında 'yasak' diyen bir asker vardı. 'Bayram sabahı babalarına gelen çocukları, evlatlarına gelen annelerini çekmek.." yasaktı. Dışarı çıktım. Mezarları gören arka tarafa doğru yürüdüm. Ne fotoğraf çekesim vardı, ne de bir haber yapasım.. Ama arkaya yürüdüm... Demir parmaklıklar önündeki betona oturdum. Mezarlığın çevresinde de bayram yoktu. Garip bir bayramdı ya da buralara 'bayram' gerçekten gelmiyordu. Mezarlıkta boştu henüz..." Unutulmaz " şarkısını mırıldandım; " Bize olanlar, yaşananlar..." Ve hiçbir bayramda aklımdan çıkmayan o çocuğu gördüm. Ağaçların arasında, kafası önde... Herşeyi biliyor... Allahım, bugünün bayram olduğunu, buranın mezarlık olduğunu, yatanın babası olduğunu biliyor. Öyle yürüyor, herşeyi biliyor... Savaşı, kurşunu, patlamayı ve ölümü... Annesi hemen arkasında.. Annesine küsmüş ama...Hissetim, bildim. Deri pilot montu hala hafızamda... Amerikan traşı... Babası gibi giyinmiş.. Önde yürüyor... Mezarı o buluyor... Beni ' yemin ederim ' görmediler. Ah o anne... Oğlu mu var karşısında, ona çok benzeyen kocası mı ? Durdular mezarın başında, karşılıklı.. Yağmur durdu, rüzgar durdu, kuşlar durdu. Önce avuçlarını açtı anne, sonra onu gören oğlu. Hala küs annesine ama bu bayram sabahında... " Hadi oğlum kutla babanın bayramını..." dedi anne... Ne dediğini duymadım oğlu'(m)un... Yağmur başladı. Onlar ağladı, ben ağladım. İçerde onlar, demir parmaklıklar arkasında sadece ben vardım... Keşke almadıkları o kapıdan içeriye bakmak için zorlamasaydım kendimi... Arkaya dolanıp demir parmaklıklar arkasından babalarına gelen çocukları dinlemeseydim... Dinlemedim bi daha... Raşit kardeşim, 'şehit cenazeleri' deyince aklıma sadece, 'bu bayram sabahı' geldi. Bir de her şehit cenazesine gittiğimde, "Çocuğu olmasın allahım.." yakarışım... 

                                Fotoğraf: Arif AKDOĞAN


Alper YURTSEVER (TAKVİM)

18 yıldır kaç şehit cenazesine gittiğimi hatırlamıyorum. En büyük acının evlat acısı olduğuna kaç kez tanıklık ettiğimi...
Evet, ateş düştüğü yeri yakıyor. Ama şehit cenazelerinde öyle güçlü bir ateş yanıyor ki bu acıya "insanım" diyen kimse kayıtsız kalamıyor.
Duruma en yakından tanıklık eden foto muhabirleri de bu ateşten nasibini alıyor. 


                                Fotoğraf: Alper YURTSEVER


Burhanettin ÖZBİLİCİ (AP)

Bütün şehit cenazelerinde tarifsiz bir üzüntü, hüzün ve bazen de değerlerini bilemediğimiz, koruyamadığımız gencecik fidanlar için utanç duyarım. İmkan olsa cenazelerinde ailelerle hep birlikte olup, cenaze namazlarında ve törende İslam inancı, Türk töresi ve en sade muaşeret kuralları ile hiç bağdaşmayan görüntülere ( namazda protokol, renkli kravatlar ve çoğu çürük siyasilerin ailelerin önüne geçmesi, vb.) içimden isyan ederim. Bir de, -örneğin- Kocatepe Camii'nde, insanların cenaze namazına katılmalarının engellenmesi ve medyanın da bu rezilce durum karşısında torene bakmasını hiç hazmedemiyorum.


Coşkun İNCEKARA (Taraf)
 
Oldukça uzun zamandır bu işi yapıyorum. Hala alışamadığım sanırım hiç de alışamayacağım işlerden birisi bu. Özelde “şehit cenazeleri” genelde ise tüm cenazeler.
Biliyorum mesleğimiz gereği bunlar da izlenmeli. Benim yüreğim dayanmıyor. Mümkünse başka bir arkadaşım izlesin. 

Murad SEZER (Reuters)

Sadece şehit cenazeleri değil tüm cenazelerde kendimi duygusallıktan uzak tutarak görevimi yapmaya çalışırım. Genç, çocuk ve şehit cenazelerindeki duygu yoğunluğu tabii ki farklı oluyor. Şehit cenazelerinde bir foto muhabiri olarak gözlerim hep şehidin yakınlarını, özellikle eşi ve çocuklarını arar. Bazı arkadaşlar protokol gereği törenlerde uzak noktalarda tutulmamızdan şikayetçi olabilirler ama ben pek de yakin olma taraftarı değilim. Hepimizin teknik donanımı yeterli ve pek ala uzaktan da görevimizi yapabiliriz diye düşünüyorum. Şahsen hep tele objektifle uzaktan çalışmayı tercih edenlerdenim. Özellikle kameraman arkadaşlar ve onların etkisinde kalan meslektaşlarımız zaman zaman törenin düzenini bozup ailenin acısına ve cenazeye saygıyı hiçe saymaktadırlar.

Bu tür haberlerde kendimi Red Kit'teki cenaze levazımatçısı gibi görüyorum. Hani O, biri ölse de bana iş çıksa diye ellerini ovuşturan sevimsiz tip gibi.
Kafamda, sanırım hepimizin kafasında, uçuşan: en çok ağlayan kim, şehidin eşi ve varsa çocuğu (-kları) nerede, bebek var mı, kaç aylık? Annesi bayıldı mı? Tabuta kapaklanmasını kaçırdım mı, kaçıracak mıyım? Tabutun başındaki askerlerin gözü yaşlı mı?
İyi fotoğraf adına bunları düşündüğüm için maalesef her tören sonrasında kendimi kötü hissediyorum. Başka türlüsü mümkün mü bilemiyorum. 

Vatandaş Murad Sezer olarak etnik ya da dini bir bağnazlığım yok ama son 15 yılda gördüğüm ölümler beni ikili düşünmeye yöneltti. Filistinli militan ile İsrailli askerin cenazelerinde de, Afgan el kaide militanı ile ABD askerinin cenazelerinde de ortak nokta ölüm ve acı (hüzün)!
Buradan yola çıkarak ölümün dini, milliyeti ve bayrağı yok, herkesin şehidi kendine diyorum. Ateş düştüğü ocağı yakıyor.

                                Fotoğraf: Murad SEZER

Ali EKEYILMAZ (SABAH)

Her şehit cenazesi beni ağlatır.
Meslek hayatımın 30. yılına girdiğim bu günlerde, yüzlerce kez şehit cenazesi töreni izledim. Her törende gözyaşlarıma hakim olamadım. Çünkü her defasında kendi çocuklarım gözlerimin önüne geldi. Törenlerde şehit eşleri, çocukları, anneler ve babaları, nasıl yıkıldıysa ben de her cenazede aynı acıyı yaşadım. Ama meslek gereği, gözyaşlarımı fotoğraf makinemin arkasına sakladım.



Necati SAVAŞ (CUMHURİYET)

Ben bir foto muhabiri olarak artık şehit cenazelerine katılmaktan utanç duyuyorum. Buna karşın sorumlu siyasetçilerin elini kolunu sallayarak rahat tavırları ile törenlere katılmalarını ibretle izliyorum…









                                Fotoğraf: Necati SAVAŞ


16 Şubat 2013 Cumartesi

Eczacılığa Niyet Gazeteciliğe Kısmet!

Söyleşi: Raşit AYDOĞAN



Liseden mezun olduktan sonra ne yapmalıyım, ne olmalıyım karmaşası içerisinde hayatına yön vermeye çalışan, eczacılık okumak için küçük bir hamle yapan ve bu girişiminden arkadaşının uyarısıyla eğitimini gazetecilik alanına kaydıran ve adım attığı gazetecilik mesleğinde kırkıncı yılını deviren bir duayenin öyküsü bu. Üzerine yüklenen sorumluluğun hakkını sonuna kadar veren, meslek yaşamında birçok başarılı haber ve fotoğrafa imza atan, bu başarıları ulusal ve uluslar arası kurumlarca ödüllendirilen bir kalem:  “Celal Demirbilek”

Biraz kendinizden bahseder misiniz, gazeteciliğe başlama öykünüz, çalıştığınız kurumlar ve Hürriyet serüveni?

Basın ile ilk tanışmam lise döneminde bir okul gazetesi ile başlamıştı. Muhabirlik ve foto muhabirliği… Lise bitiminde istediğim üniversite puanını tutturamadığım için o yıllarda çok cazip olan özel okul arayışına girmiş ve Eczacılık Yüksek Okulu’nda karar kılmıştım. Kayıtların son günüydü. Rahmetli babam bana okulun yıllık taksitini vermiş, kayıt yaptırmaya gidiyordum. Yolda karşılaştığım liseden bir arkadaşıma Eczacılık Yüksek Okuluna kaydımı yaptıracağımı söyleyince “sen okulda gazeteciliğe meraklı biriydin neden Gazetecilik Yüksek Okulu’nu tercih etmedin? Ben kaydımı o okula yaptırdım. Üstelik yıllık taksiti diğer okullardan daha hesaplı” deyince bir anda kararımı değiştirdim. Peki öyleyse gidip kaydımı yaptıralım dedim.

Bu tesadüf karşılaşma benim yaşantımı da değiştirmiş oldu. Akşam babama ben eczacı değil, gazeteci olacağım dedim. Ve şu anda 40 yıllık mesleğime okul ile ilk adımını atmış oldum. Gazetecilik öğrenimimin ikinci yılında rahmetli Nezih Demirkent ağabeyimin yardımı ile Hürriyet Gazetesi’nde stajyer olarak başladım. Genelde geceleri derse giriyor, gündüzleri boynumda Ashai Pentax ile başlayan ilk fotoğraf makinası tanışıklığım ile gazetecilik mesleğini öğreniyordum.

Günler geçtikçe fotoğraf makinem yaşantımın bir parçası olmuştu. Spor servisinin en genci bendim. Yanlarında mesleği öğrendiğim büyüklerim benden 15 - 40 yaş daha büyüktü. Büyük yazar, muhabir ve foto muhabirlerinin yanında yetişme şansına eriştim. Güzel fotoğraflar çekiyor, haberler yapıyordum ama (sonradan öğrendim) şımarmayayım diye sürekli azar işitiyordum. ‘Böyle fotoğraf mı çekilir, böyle yazı mı yazılır” gibi…

Yıllar sonra ustalarımdan görüp “bir gün benim de böyle bir makinem olacak mı” dediğim Nikon ile tanıştım. Fotoğraf çekerken artık keyif alıyordum. Benim ilk sözleşmemdeki görevim muhabirdi. Ancak ben kalem ve daktilo kadar etkili olan fotoğraf makinesinin muhabirliğin vazgeçilmez bir parçası olduğuna daha o yıllarda inanmıştım. Yıllar sonra fotoğrafsız bir haber ve röportajın düşünülemez olduğunu çok iyi anladım ve bu düşünceden hiçbir zaman kopmadım. Bir göreve gittiğimde hem haber hem de fotoğraf sorumluluğu bana veriliyordu. Yıllar ilerledikçe yurt dışı gündeme geldi. Bana ‘sen çok gençsin gelecek vaat ediyorsun. Şimdi film yıkamayı ve telefoto geçmeyi de öğreneceksin’ dendi. Foto muhabirliğinin bu iki olmazsa olmazını bir günde öğrendim. O güne kadar  4 kişinin gönderildiği yurt içi ve dışı seyahatlerine beni tek göndermeye başladılar. Haberi topluyor, röportajı yapıyor, fotoğrafı çekip, filmin banyosunu yaptıktan sonra telefoto cihazı ile (li fax) ile fotoğrafları geçiyordum. Hürriyet Gazetesi’nden iki yıllığına Günaydın Gazetesine geçmiş daha sonra Cumhuriyet Gazetesi’nde muhabir - foto muhabiri olarak görev yaptıktan sonra 1981 yılında yeniden yetiştiğim yuvam Hürriyet’e geri dönüş yaptım. Babıali yokuşundan çıkarken Hürriyet Gazetesi’nin Genel Müdürü Nezih Demirkent ağabeyim ile karşılaştım. Hürriyet’ten ayrıldığımda bana çok kızmış ve o günden sonra o karşılaşmaya değin mahcubiyetten yüzüne bakamaz olmuştum. Hatırımı sorduktan sonra “seni izliyorum, güzel haberlerini fotoğraflarını görüyorum mutlu musun” dedi. Sonra da ‘Hürriyet’te yeniden çalışmak istiyorsan git başla. Ben Doğan Koloğlu’na (spor müdürü idi) söyleyeceğim dedi ve ertesi gün Doğan ağabeyimin yanına gittim. Böylece yuvam Hürriyet’e geri dönmüş oldum.

            Türkiye’de basın fotoğrafçılığı kapsamında fotoğraf üretimi ne durumda? Daha özgün fotoğraflara eskisinden daha çok ihtiyaç var. Kurumlar neden foto muhabirini özgün bırakmıyor yaptığı ise saygı duymuyor?

Spor foto muhabirliğinde enstantane ön plana çıktığı için yaratıcılıktan çok ortaya çıkan görüntü öncelikli oluyor. Yaratıcılık az, herkes ortak bir yere bakıyor. Aynı açıdan görüyor. Toplu röportaj çekimlerinde kişisel saygıdan uzaklaşılıyor. Çekilecek objede özellik ortadan kalkıyor, bir basın toplantısı görüntüsünü alıyor. Bu da kişilerin birbirlerine olan saygısızlığını ön plana çıkarıyor.  


Hürriyet’te çalışmak nasıl bir duygu? Hürriyet foto muhabirine şunları katar dediğiniz olgular var mı varsa bunlar nelerdir?

Medyanın Amiral Gemisi denilen Hürriyet, gazetecilik yaşamımda ilk yazı ve fotoğraflarımın yayınlandığı gazetedir. Kınalıada’ daki yüzme yarışlarında yazı ve fotoğrafımın yayınlandığı ilk imzalı gazetemi hala saklarım. Gazeteciliği Hürriyet’te öğrendim. 34 yılımı geçirdiğim Hürriyet’te çalışmaktan son derece mutluyum. Hürriyet bana çok şeyler verdi. Dünyaya bir kez daha gelsem yine gazeteci olmak ister, yine Hürriyet’te çalışmayı arzu ederdim.  Dünyayı Hürriyet ile tanıdım. Geçen yıl telefon kayıtlarındaki isimleri saydığımda haber kaynaklı 8.317 kişiyi tanıdığımı öğrendim. Bu gerçekten büyük bir rakamdı. Bir göreve gittiğimde her zaman “ben Hürriyet’ten Celal Demirbilek’ dedim. Gerek haberlerim ve fotoğraflarım gerekse davranışlarım ile o büyük camiaya hep layık olmaya çalıştım. Hürriyet her zaman gerek filmli gerekse dijital fotoğraf makineleri dönemlerinde foto muhabirlerini teknoloji yarışında hep önde tuttu. Yeni üretilen bir makine, objektif  ve donanımları foto muhabirlerine kazandırmakta hiçbir özveriden kaçınmadı.

Bağlı bulunduğunuz gazete eser takibini nasıl yapıyor, telif hakları konusunda prensipleri neler, nelere özen gösterir?

Fotoğraf editörlüğünden aldığım bilgilere göre, verilen fotoğraflar Hürriyet’in fotoğrafı ise belirli bir bedelle satılıyor. Telif hakkı, ‘Hürriyet’ten alınmıştır’ şeklinde kullanılarak veriliyor. 1948 öncesinden bugüne kadar çekilen bütün fotoğraflar arşivleniyor. Eser takibi mükemmel bir şekilde arşivleme ve saklama niteliğinde sürdürülüyor.

Kitle iletişimde fotoğrafın gücü nedir sizce?

Fotoğraf haberin, kişinin aynasıdır. Fotoğrafsız bir haber güç değildir. Bir haber mi getirdiniz, önce size sorarlar ‘olayın fotoğrafı var mı?” Çünkü fotoğraf haberin belgesidir. Öyle haberler yayınlanır ki, fotoğrafsız ise kamuoyundan şöyle tepki gelir “Hani haberin fotoğrafı, yoksa palavra haber”. Gazeteci dilinde de asparagas haber. Fotoğraflı ya da görüntülü haber, konuşan haberdir. Toplumumuzda okumayı sevmeyen çok insan var. Gazetelerin, dergilerin fotoğraflarına bakar geçer. Fotoğraflara bakmakla yetinir. İşte kitle iletişiminde fotoğrafın gücü budur. İnsanlar görür ve hafızalarına yerleştirirler.

Unutamadığınız bir görev annız var mı? Sizi etkileyen belki gözünüzün yaşarmasına belki de kanınızın donmasına neden olan bir an?

Anı çok…  Todor Jivkov dönemi Bulgaristan’ında, kapıların açılıp soydaşlarımızın göçe zorlandığı günlerdi. Olimpiyat, Dünya ve Avrupa şampiyonu haltercimiz Halil Mutlu’yu antrenörü Kırcaali’den Türkiye’ye getiriyordu. Kapitan Andreevo sınır kapısından, Kapıkule’ye geçerken, belki bırakmazlar ihtimaline karşı antrenörü, o zaman çok küçük olan Halil Mutlu’yu paltosunun içine gizlemeye çalışıyordu. İşte o sırada sınırdaki bir Bulgar görevli, şaşkınlığına gizleyemeyerek, “Şuna bak. Bir adam altında dört ayak, yürüyor” derken, Halil Mutlu çoktan Türk topraklarına geçmenin mutluluğunu yaşıyordu.

 Bir başka anı; Slovakya’nın Bratislava kentinde Avrupa Güreş Şampiyonası vardı. Kafile bu ülkeye Viyana aktarmalı gidiyordu. Ancak kafile transitiz diye Schengen vizesi almamıştı. Oysa Viyana Havaalanı’ndan çıktıktan sonra karayolu ile Slovakya’ya gidilecekti ve vize gerekliydi. Avusturya pasaport polisi kafilenin girişini yapmayıp sporcuları bir odaya aldı ve bende o fotoğrafı çektim. Kafile vize için Türkiye ile girişimlerde bulunurken ben de Viyana Havaalanı’nın bir tuvaletinde çektiğim filmi yıkıyordum. Lavabonun etrafındaki film banyo tıkımları ile banyo ilaç kutusu ve aparatlar tuvalete girip çıkan yolcuların fazlaca ilgisini çekiyordu. Ancak içlerindeki bir yolcu benim bu film yıkama işlemimden fazlaca şüphelenmiş olacak ki, kısa bir süre sonra ellerinde silahlarla tuvaleti basan dört Avusturya polisi hiçbir yolculuyu tuvalete sokmadı. Ben filmi banyo etmeye devam ederken omzuma dokunup ne yaptığımı sordular. Ben de gazeteci olduğumu ve çektiğim filmi yıkadığımı söylediğimde “peki siz işleminizi yapın biz sizi bekliyoruz” dediler. Filmi banyodan çıkarıp kuruttuktan ve polislere gösterdim, sonra “okey” deyip gittiler.

Ulusal ve uluslararası bir çok organizasyonda görev yaptınız. Sizi en çok etkileyen ve çalışırken çok keyif aldım dediğiniz bir organizasyon var mı?

40 yıllık meslek yaşantımda olimpiyat, Akdeniz Oyunları ile sayısız dünya, avrupa, balkan şampiyonaları ile uluslararası turnuvalarda ve ayrıca bilhassa balkan ülkelerinde siyasi haberler yaptım, fotoğraflar çektim.Bir çok olaydan etkilendim. Örneğin Bulgaristan’ın Jivkov döneminden sonra ilk Türk valileri, bakanları ile röportajlarım, Romanya’ya gizlice giden Nazım Hikmet’in Kadir gecesi tercümanına “Beni camiye götür komünist yönetime de haber verme” haberi, yine aynı ülkede Tuna’nın suları altında kalan Türklerin meşhur adası Adakale’nin kültür mirasının Şimian denilen bir başka adaya taşınması haber ve fotoğrafı, Romanya’da Türk asıllı tercüman’ın diktatör Nikolai Cavucescu’nun anılarını anlatması, o günlerde tüm magazin dünyasının merak ettiği “Şarkıcı karısı Binnaz’ı” Bulgaristan’da bulmam, O yıllarda İstanbul’da görev yapan bir Rumen casusunun manifestosunda Atatürk ile ilgili istihbaratların belgesi, bir süre Romanya ile Türkiye arasında sorun yaratan Çelmare’nin kılıç krizi, Türk atleti Elvan Abeylegesse’nin, Başbakan R.Tayyip Erdoğan’ı Etiyopya’yı ziyaretinden önce Adis Ababa’daki yeni aldığı evine çaya davet etmesi ve bu davetin kabul edilme haberi, Bulgaristan’da tapulu mahallesi olan Çingeneler Kralı’nın sarayında yaptığım röportajlar  aklıma gelen çalışmalarımdır.

   Romanya’nın Çingeneler Kralı ve senatörü Ion Ciuabi ile röportaj yapmak için Sibiu şehrindeki evine (sarayına) gittim. Önce bana eşlerini “uno, doi, tire, patru” diye birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü eşini tanıştırdı. Röportajı yapıp, sıra fotoğraf çekmeye gelince, dışarı çıktı, ayakkabıları giymesini beklerken çıplak ayakla yolda yürüyüp beni partisinin ofisine götürdü. Ofiste tek bir sandalye yoktu. Bana ‘jost domnu’ deyip oturmamı istedi. Mecburen yere oturdum. Beni orada Çingene partisinin ileri gelenleri ile tanıştırdı. Ayağında ayakkabısı yoktu ama altında iki tane o yılın son model Mercedes’i vardı. Röportaj sonrası beni gazeteci olan büyük kızı Luminitza ile birlikte havaalanına götürdü. Arabada kralın gazeteci kızı benden renkli bir makara film istedi. Havaalanına geldiğimizde ben bileti nereden alacağımızı sorduğumda “Nece problema” (problem yok) dedi. Ve elimden tutup uçağın bir numaralı koltuğuna oturttu. O gittikten sonra uçağın hostesinin kim olduğumu sordu. Bükreş Baneasa Havaalanı’nda ise özel bir araç beni karşılayıp otelime götürdü.

Etkilendiğim bir başka olay Yunanistan’ın Papazlar özerk bölgesi Athos’da geçti. Selanik’in güneyinde üç yarımadadan biri olan eski adı ile Aynaros’a röportaj için gittim. Hristiyan tarikatların ve 2000 yıllık manastırların bulunduğu kadınların girişinin yasak olduğu yarımada da yaşam modern dünyanın nimetlerinden uzaktı. Elektriksiz yaşamı meşaleler aydınlatıyor, dişi hayvan barındırılmıyor, Bizans saatinin geçerli olduğu Athos’da tam bir ilkel yaşam sürüyordu. Bir pazar ayini sırasında bulunduğum Athos’daki büyük manastırda meşale ışıklarının altında tam bir fotoğraf zenginliği içersinde ‘kadınsız dünya” başlığı ile yayınlanan röportajım ses getirmişti.

Yıllarca Romanya’yı yöneten diktatör Nikolai Çavuşescu’nun öldürülmesinden sonra onun ve eşi Elena’nın eşyaları ve otomobilleri satışa çıkarılacaktı. Saraya ilk giren gazeteci olarak bu röportajı yaptığımda Çavusescu’nun maden işçilerini ziyareti sırasında giydiği çok sevdiği elbisesini giyip, eşi Elena’nın ayakkabıları ile kürkleri elimde çektirdiğim o fotoğraf anını unutamam.
   
Amatör sporlara ilginiz nasıl başladı?

Lise dönemlerinde judo ve güreş sporu ile ilgilenmiştim. Gazeteciliğe başladığım ilk yıllarda 1,5 sayfası spor olan gazetem Hürriyet amatör spor dallarına 1980 yılından sonra daha geniş yer vermeye başlamıştı. 1981 yılında yuvam Hürriyet’e ikinci kez döndüğüm de Spor Servisi Müdürüm Doğan Koloğlu bana “Celal. Sen Cumhuriyet’te Beşiktaş muhabirliği yapıyordun. Biliyorsun Beşiktaş’a Kazım Kanat ve Onur Belge bakıyor. Seni amatör branşlara yönlendirsem ne dersin” deyince kabul ettim. Ve o günden sonra futboldan elimi ayağımı çekip amatör branşlara yöneldim. İyi bir karar verdiğim geçen yıllarda çok iyi anladım. Atletizm’den yüzme sporuna değin tüm amatör branşlarda ihtisas yapıp çok iyi bir haber camiası edindim.


Türkiye;’de en çok ödül alan gazetecilerden birisiniz bu başarılar nasıl geldi?
           
1981 yılında futboldan amatör branşlara dönüşüm ile fotoğraf, haber ve röportaj dallarında ödüller kazanmaya başladım. Yüzde 99’u futbol içerikli olan sayfalarda yer bulan amatör branşlardaki fotoğraflarım ile haberlerimin getirdiği yılın gazetecilik ödüllerim ile her zaman gurur duyuyorum.  Benim gazetecilik ilkelerimde görevin büyüğü küçüğü olmadı. Sayfaya gireceği şüpheli bir fotoğraf ya da tek sütunluk haberlerimin manşetlere taşındığı sayısızdır. Oltanın ucuna takılan küçük balık, her zaman bir büyük balık getirir. Bu unutulmamalıdır. Özel ajanslardan ya da kurumların basın halkla ilişkiler departmanlarından haber ve fotoğraf akışı başlayınca biraz tembelleşen medya zaman zaman bülten gazeteciliğine geçiş yaptı. Bir de buna internet eklenince oradan takla atılıp yapılan haberler ve alınan fotoğraflar bilhassa spor medyasının önemli kaynaklarından biri oldu. Böyle olunca da istihbari gazetecilik maalesef geri plana düştü.  

1981 yılında başlayan ödüllerim bugün 29 yılda Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Yılın Gazetecilik, Yılın Oscarları, Foto Muhabirleri Derneği, TSYD, Çağdaş Gazeteciler Derneği, Bursa Gazeteciler Derneği, Yılın Spor Yazarı, 3 kez Abdi İpekçi Türk-Yunan Barış ve Dostluk Ödülleri, Renault Mais fotoğraf ödülleri, Yurt dışı yarışmaları, Amatör Spor Kulüpleri Konfederasyonu, Avrasya Maratonu, Belediye ve Spor Federasyonları ile çeşitli kuruluşlardan oluşan hizmet ödülleri ile 174 rakamına ulaştı.

Mesleki yaşama başladığınız andaki çalışma koşullarınız ile şimdiki koşulları kıyaslar mısınız? Ortaya ne gibi sonuçlar çıkıyor?

Film dünyasından, dijital dünyaya geçiş medyada çok şeyleri değiştirdi. Dijital öncesi çekilen fotoğrafların ayrı bir anlamı vardı. Filmi banyo edene değin değişik duygular ve heyecan içersinde olurduk. Diyaframı, enstantaneyi ezbere ayarlardık. Fotoğrafı çekmiştik ve geri dönüşü yoktu. Acaba ne çıkacaktı? Aramızda esprili bir laf vardı. “Çektim ama, kuş mu çıkar, civciv mi” Bazen filmin dişliden koptuğu olur, deklanşöre bastığımızda film sarma düzeneği  boşuna dönerdi. Bir bakardık, film bembeyaz çıkmış. Bunlar acı deneyimlerdi. Ancak şimdi teknolojinin sunduğu imkanlar bir hayli gelişti ve bizlerin de zaman kazanmasına yardımcı oldu.Ayrıca hata yapabilme oranımızı büyük ölçüde azalttı.

Yurt dışına kovalarla giderdik. Bir gün Yeşilköy Havaalan’ına inmiştik.Yolcu karşılamak için kapıda bekleyen bir vatandaş o halimizi görünce laf attı. “Türkiye’de kova yok mu da yurt dışından getirdiniz” diye. Ama bilmiyor ki, neden elimizde kova var. Bir Akdeniz Oyunları’nın açılış töreninde çektiğim 20 makara filmi sabaha kadar yıkamıştım. Tabi film dünyası ile dijital ortam arasında zamana göre yarışta büyük kolaylıklar var şimdi. Dünyanın neresinde olursanız olun olay mahallinde çekilen kareyi iki dakika sonra gazeteye ulaştırabiliyorsunuz. Film dünyasından gelenler bu mesleğin eziyetini çektiler. Şimdiki nesil işin kaymağını yiyor.


Yeni nesil gazetecilere tavsiyeleriniz nelerdir?

Gazetecilik diğer meslek guruplarına benzemiyor. Her Gazetecilik Yüksek Okulu’nu (şimdiki adı İletişim Fakültesi) bitiren gazeteci olamıyor. Meslek bilgilerinin yanı sıra bazı özel yetenekler de istiyor. Haber koklama, olayı görüş, deklanşöre basış anı. Öncelikle özel yeteneklerine ve ilgi alanlarına göre kendilerini geliştirsinler. Spor muhabiri ya da spor foto muhabiri mi olacaklar. Öncelikle sporu salt futbol olarak görmesinler. Amatör branşlara yönelip ihtisaslaşsınlar. O sporun çevresini edinsinler. Unutulmasın, bir adam bir haberdir. Genç jenerasyon muhabirlikten çok gazetenin içinde çalışmayı yeğliyor. Unutulmamalıdır ki,. Gazetecilik muhabirlikle başlar, Genel Yayın Yönetmenliğine kadar gider. Medyada artık düz muhabirlik ya da düz foto muhabirliği dönemi kapandı. Muhabir hem yazısını yazacak, hem de fotoğrafını çekecek. “Ben muhabirim, fotoğraf benim işim değil” düşüncesi artık iflas etmiştir. Maalesef aramızda “ben fotoğraf makinesi taşırsam bana haber vermezler” diyenler var. Unutulmasın ki boynunda fotoğraf makinesi olmayan bir muhabir önünde cereyan eden olayı gözleri ile mi çekecektir. Bir muhabirin telefon dataları ne kadar yüklüyse o kadar haber ve fotoğraf  demektir. Genç arkadaşlar, kolay iş olan bülten gazeteciliğine değil, araştırmacı gazeteciliğe ve yaratıcı foto muhabirliğine yönelmelidirler.

                                                                                            




Celal Demirbilek
(1953-)


1953'te İstanbul'da dünyaya geldi. Gazetecilik Yüksek Okulu'nu bitirdi. Cumhuriyet ve Hürriyet Gazeteleri'nin spor servislerinde görev aldı. 1973'te TSYD üyesi olan Demirbilek, Uluslararası Güreş Federasyonu Birliği Basın Konseyi, Dünya ve Avrupa Boks Birlikleri basın komisyonlarında görev alarak uluslararası üç komisyona birden seçilen ilk Türk gazeteci ünvanını kazandı.


15 Şubat 2013 Cuma

FOTOĞRAFTA YENİ YAYIN DÖNEMİ: İNSTAGRAM



Söyleşi: Raşit AYDOĞAN

İletişim araçlarının yaygın bir kullanım alanına ulaşması zamanla kitle paylaşım uygulamalarına kullanıcıların daha hızlı bir şekilde katılmalarını sağladı. 15 milyon kullanıcı sayısına ulaşan ve her geçen gün bu sayıyı hızlı bir şekilde artıran akıllı telefonlardaki instagram uygulaması, kullanıcıların çektikleri fotoğrafları anında paylaşabilme imkanı sunuyor. Program kullanıcıları arasında yer alan ve yaklaşık 240 bin takipçi sayısına ulaşan foto muhabiri Mustafa Seven, insanların ürettikleri çalışmaları sosyal ağlarda sergileme, paylaşma yöneliminin gelişimini dergimize anlattı. 

Fotoğrafçılar yıllarca çektikleri, üzerlerinde yoğunlaştıkları bir projeye başlar, bitirir ve sergi salonlarında beğeniye sunarlardı. Basın fotoğrafçıları bu hazzı fotoğraflarının yayınlanması ile yaşarlardı. Şimdilerde sosyal ağlar ya da uygulama programları bu misyonu üstlenmiş durumda. Fotoğraflar artık sergi salonlarının duvarlarına değil de sosyal ağlara asılıyor. Bu dönüşümü yorumlar mısınız?

İnsanlar artık teknolojiye rahat ulaşır oldular. Eskiden analog makinalara ulaşım satın alma gücü adına oldukça zordu. Bunun dışında fotoğraf üretme sürecinde yaşanan diğer unsurlar baskı maliyetleri, karanlık oda imkanları vs… her kesimin anında ulaşabileceği şeyler değildi. Fotoğrafı, bu işten para kazanan profesyoneller üretiyordu. Reklam fotoğrafçıları, ya da basın fotoğrafçıları gibi. Şimdi ise hem teknolojiye kolay ulaşım halkın satın alma gücünün artması ya da teknolojinin eskiye göre rekabetçi bir ortamda daha ekonomik ürünleri pazara sunması insanların fotoğrafa ilgisini artırdı. Dijital tekniklerin fotoğraf makinalarına uyarlanması üretim sürecinde karanlık oda ve baskı unsurlarını da ortadan kaldırdı bu da geniş kitlelerin gözlerini fotoğraf makinalarına çevirmesine neden oldu. Hem pahallı olması hem de belirli bir düzeyde teknik bilgi gerektirmesi fotoğrafın hobi olarak üretilmesinin önünde bir engeldi. Dijital teknolojinin fotoğraf üretim araçlarının hizmetine girmesinin ardından sadece fotoğrafçıların ‘tekelinde’ olan üretim daha geniş kitleler tarafından da oluşturulmaya başlandı. Hiç bir teknik bilgi gerektirmeyen bas çek tipi dijital kameralar veya yarı profesyonel DSLR kameralarla gayet temiz fotoğraflar çekilmeye başlandı. Üstelik analog üretim sürecinde -ki zahmetli ve uzun zaman gerektiren- durumda ortadan kalktı. 

Profesyoneller ürettikleri çalışmaların maddi karşılıklarını alarak da bir haz elde ediyorlardı. Bunları galerilerde sergiliyor ya da yayıncı kuruluşlara pazarlayabiliyorlardı. Şimdi ise bu büyük ölçüde sosyal ağlarda ya da uygulama programlarında vücut bulur oldu. Bu dönüşüm teknoloji çağının beraberinde getirdiği bir yenilik oldu. Önceden insanlar çektikleri fotoğrafları sergileyerek ya da yayınlayarak beğeniye sunarlardı günümüzde ise oldukça hızlı bir şekilde beğeniye sunuyorlar. Yeteri kadar ilgi görmediğine inanıyorlarsa siliyorlar yüksek bir beğeni oranına ulaşırlarsa fotoğraf kendi duvarlarında kalıyor. 

Fotoğraf çekmeyi bana yeniden sevdirdi diyorsunuz, yenilik size ne getirdi ne götürdü?

Kendi özgür üretimlerinizi oluşturuyorsunuz. Biraz daha rahat hissediyorsunuz kendinizi. Oldukça sert bir söylem olabilir ancak bir kuruma bağlı çalıştığınızda kendinizi kısır bir döngüde hissediyorsunuz. Çünkü sizden istenileni üretmek durumundasınız. Sizin düşünüşünüz fotoğraf üretim algınız kurumunuz tarafından ilgi görmeyebiliyor. O zaman ister istemez sınırlanmış hissediyorsunuz. Oysa şimdi çok daha özgür bir platformdasınız. Yaşamınız, değerleriniz, bilgi birikiminiz ortaya çıkardığınız eserlere farklı duygular katıyor. Benden neler götürdüklerine gelince, karanlık odada usta çırak sohbetleri, dostlar arası fikir alışverişleri… bunlar eskisi kadar yoğun değil. Şöyle ifade edebilirim kütüphaneye girip kitap kokusunu hissederek okumalar yapmak ya da bir monitöre gözlerinizi dikip elektronik kitap okumak arasındaki fark gibi…

Nasıl bir başlangıçla tanıştınız instagramla? Takipçi sayınızın hızlı bir şekilde artışı sizi daha da kamçıladı mı? 

Önceleri çok ciddiye almadığımı söyleyebilirim. Çoğu kullanıcı gibi ben de özensiz davranıyordum fotoğraf yüklerken. Zamanla baktım ki takipçi sayım hızlı bir şekilde tırmanmaya başladı ve ben de artık daha özenli davranmaya başladım.  Bu ister istemez sizi takip eden insanlara karşı kendinizi sorumlu hissetmeye başlamanıza neden oluyor. Genelde siyah beyaz belgesel tarzda hayatın işleyişini anlatan yaşamdan kareler paylaşıyorum ancak fotoğraflardaki ifadelerin güçlü olması öncelikli esaslardan. Doğal olarak ben de daha seçici davranmaya başladım. Dediğim gibi genelde siyah beyaz fotoğraflar üzerine ağırlıklı paylaşımlarım var. Bazen dikkatimi çekiyor, renkli doğa fotoğrafları da sunduğun oluyor ancak insan öyküleri, portreleri kadar beğeni görmediğini gözlemliyorum. Beni takip eden  İnsanlar, hayatın içinden olan belgesel tarzda diyebileceğim fotoğraflara daha fazla ilgi gösteriyor.

İnstagramda şimdilik 240 bin civarı takipçi sayısına ulaştım, günlük ortalama 500 civarı bir artış söz konusu. Ancak çoğu kullanıcı şark kurnazlığı diyebileceğimiz yöntemlerle takipçi sayılarını artırma telaşında. Doldur boşalt diye tabir edilen bir yöntem var. Her gün binlerce insanı takip listesine ekleyen kullanıcı eklediği insanın dikkatini çekerek takip ediliyor. Daha sonra bu sayı 50 – 60 bine ulaştığında kullanıcı teker teker hepsini siliyor. Karşı tarafta bu durumun farkına varanlar da silerek karşılık veriyor ancak bu oran %20-30 civarında kalıyor. Geri kalan binlerce kişi ise instagram kullanıcısını takip etmeye devam ediyor. Bunun yanı sıra takipçi satın alınabiliyor, bu işi yapan özel kurumlar mevcut. Sonuçta takipçi sayıları fazla olsa da ürettikleri fotoğnafyan yeterince iyi olmadığı için çok fazla ciddiye alınmıyor bu tarz kullanıcılar. Örneğin galeriler “senin şu fotoğrafını satın almak istiyoruz” demiyorlar ya da “gel seninle söyleşi yapalım bu başarının sırrı ne” demiyorlar…

İyi fotoğraf, fotoğrafı bilen, baktığında fotoğraf gören gözlerde hiç değişmedi ancak fotoğraf algısı kamuoyunda hızlı değişikliğine uğradı. Bunun nedeni nedir sizce? 

Öncelikle kötü fotoğraftan yola çıkalım. Bir fotoğraf kötü ise onu ne kadar makyajlarsan makyajla ne kadar yazılım kullanıp manipüle edersen et o yine kötüdür. Fotoğrafı bilen ya da sıradan izleyici bunu anında algılayabiliyor. Ama her kullanıcıdan bu tepkiyi anında beklemek yanlış olur. İnsanların beğenileri zaman içerisinde değişikliğe de uğrayabiliyor. Bugün beğendiğini yarın reddetme, beğenmeme düşüncesi  de oluşabiliyor. Değer yargıları, yaşanılan süreçte düşünsel anlamda da beğeni tepkisine olumlu ya da olumsuz olarak yansıyabiliyor. Sonuç olarak insanların beğenilerine müdahale etmek gibi bir durum söz konusu değil. 

 Uzun yıllar ulusal bir gazetenin fotoğraf editörlüğünü yaptınız. Basın fotoğrafçılığının geçmişten günümüze gelişimi ve sizin öngördüğünüz geleceğini nasıl değerlendirirsiniz?

Teknoloji bir çok enformasyona ya da fotoğrafa anında ulaşıp bu iki unsuru da hızlı bir şekilde tüketmemize neden oldu bu çok doğru. Ancak ne olursa olsun basılı ürünlerden vazgeçmek mümkün değil. Örneğin geçmişte var olan  plaklar, kaset, cd gibi ürünler, kayıt teknolojilerinin gelişmesiyle yok olmuştu. Ancak aradan geçen yıllar plaklardaki ses kalitesini, enstrümanların verdiği akustik etkiyi insanlara özletti ve şimdilerde müzik yapım şirketleri yeniden plak üretimine başladılar. Gazete, kitap, dergi de aynı şekilde bir değişim yaşadı fakat bu tamamen ortadan kalkacakları anlamına asla gelmez ki bu özlemi anında geri getirir. Sözün kısası yaşam var oldukça yazılı ve görsel eserlerde basılmak durumundadır. Tirajları arzu edilen düzeylerde olmayabilir ama tamamen ortadan kalkması bence mümkün  değil. 

 Fotoğrafı fotoğraf olmaktan çıkaran ve onu grafikleştiren filtre uygulamalarına sizin bakışınız nedir, manipülasyon fotoğrafın duygusunu yok etmiyor mu?

İyi fotoğraf her yerde iyidir ve makyaj istemez. Fotoğraf tek basına kendi derdini anlatabilmeli diye düşünüyorum. Bu, fotoğrafların çeşitli yazılımlarla işlenmesine tamamen karşı olduğum anlamına da gelmez. İyi bir editörün elinde işlenen kotu diyebileceğimiz dijital bir fotoğraf kısmen değer kazanabilir güzelmiş algısı yaratabilir ama bu bir kandırmacadan başka bir şey değildir. İlginç bir biçimde iyi fotoğraf çektiğini düşündüğüm bazı amatör kullanıcılar bile bu tür edit yöntemlerinin albenisine kapılabiliyorlar.
Zaten iyi olan bir fotoğrafı bu tür edit programlarıyla berbat hale getiriyorlar. Benim bile bir kaç başarısız denemem oldu bu konuda. Rengin albenisine kapılmamak için iyi ve eğitimli bir göze sahip olmak gerektiğini düşünüyorum.  Ben foto muhabiri kökenli olduğum için gelenekçi denebilecek bir yaklaşımım var. Manipülasyon unsurlarını kullanmıyorum, ama dediğim gibi bu tür yöntemlere karşı olduğumu da söyleyemem. Kullananlar arasında çok güzel işler çıkaran beğenerek takip ettiğim insanlar da var ama benim tercihim değil.



Mustafa Seven, şu sıralar kentsel dönüşümün beraberinde getirdiği sorunlara odaklanmış durumda. İstanbul’da boşaltılmış, yıkılmış mahalleleri fotoğraflıyor orada yaşayan ya da mahallelerinden kopartılan insanların yaşamlarını gözler önüne sermeye çalışıyor.